Dünya ekonomilerinin tek bir pazara dönüştürülmesi sürecinde uygulanmakta olan ekonomik model, bir yandan emek ve sermaye arasındaki küresel ilişkiyi olumsuz yönde etkilerken diğer yandan emek alanında da önemli hak kayıpları ve gerilemelere yol açmıştır. Geleneksel sendika yapısını tamamen değiştirerek sendikal harekete yeni boyutlar getirmiştir. Bu yazımda dünyada kapitalizm öncesi gelişmeleri takiben sendikaların ortaya çıkışı ile neoliberal politikaların Türkiye’deki sendikal harekete etkileri ve krizi aşabilme mücadelesinde sendikal anlamda yeniden yapılanma arayışı değerlendirilmiştir.
Dünya tarihi 18. yüzyıldan itibaren yeni bir sürece girmiştir. 15. yüzyıl ortalarında matbaanın bulunması, coğrafi keşiflerin hız kazanması ve 1492 yılında Amerika kıtasının keşfi ile ekonomik-toplumsal gelişmenin hızı artmıştır. Rönesans ile elde edilen bilgi birikimi, teknolojik buluşlar ve coğrafi keşifler ile birlikte sanayi devrimine giden yolu açmıştır.

18. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa’da tüm dünyayı yakından etkileyecek iki büyük değişim ve gelişim meydana gelmiştir. Bunlardan birincisi sanayi devrimi, diğeri ise 1789 Fransız devrimidir. Bu iki olayın getirdiği ekonomik, sosyal ve siyasal değişimler, insanlık tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Sanayi Devrimi 18. yy.’ın ikinci yarısında İngiltere’de doğmuş ve oradan Batı Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Sanayi Devrimi aslında makinenin ve onunla birlikte buharın büyük fabrikalar da kullanılması ile sanayinin doğuşu olayıdır.
Kapitalist toplumların doğması ve sanayileşme süreciyle beraber ortaya çıkan işçi sınıfı, fabrika düzeni içerisinde istihdam edilmeye başlanmış ve kapitalizmin ilk dönemindeki ağır çalışma koşulları nedeniyle sömürünün merkezinde yer almıştır.
Bu dönemde sınıf mücadeleleri, işçi sınıfının kapitalist sömürüye ve adaletsizliklere karşı, insanca yaşam mücadelesi olarak gelişmiştir. Çalışma saatlerinin azaltılması, kadın ve çocuk emeğinin acımasızca sömürülmesine son verilmesi gibi en temel insani talepler, döneminin öncelikli mücadele başlıklarını oluşturmuş ve sendikalar ortaya çıkmıştır. Meslek örgütleri vb. adlarla kurulan sendikalar, kapitalist sınıfın büyük öfkesini üzerinde toplamış ve yasa dışı ilan edilmiştir. Düzen dışı yapılar olarak yüz yıla yakın bir süre varlıklarını sürdüren bu örgütler, patronlarca düzen içine çekilmiş ve 1820 yılında İngiltere’de ilk yasal sendika kurulmuştur. Sendikalar, işçilerin çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunlarını çözmek, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, hak ve çıkarlarını korumak, aynı zamanda da kazanılmış haklarını genişletmek için kurdukları ve kurumsal olarak da koruyup yetkinleştirdikleri örgütlerdir.
Kendi gelişim çizgisi içerisinde sendikacılık hareketi, kapitalizmin farklı evrelerinde farklı özellikler göstermiştir. Devletin küçüldüğü, sermayenin etkinliğinin arttığı, emek piyasalarının esnekleştirildiği, üretimin parçalı hale geldiği kapitalizmin neoliberal evresinde sendikal hareket; özellikle 80’li yıllarla birlikte dünyada ve Türkiye’de gerileme süreci içine girmiştir. Sendikaların krizi olarak da adlandırılan bu dönemde sendikalar önemli ölçüde güç kaybına uğramıştır. Ekonomik, politik ve sosyal etkinlikleri zayıflamıştır.
Ekonomik ve toplumsal yaşamdaki köklü değişiklere sendikaların kendilerini hazırlayamaması, üretimin ve emeğin değişen yapısını kapsayacak stratejiler üretememesi sendikal hareketin zayıflamasını hızlandırmıştır.
Sendikal örgütlülükte yaşanan bu gerileme süreci sendikaları sorgulamaya, örgütlenme model ve yapılarını yeniden gözden geçirmeye zorlayarak yeni örgütlenme stratejileri geliştirmek, yeni mücadele yöntemleri bulmak yönünde arayışlara itmiştir.

Bu arayışlar sürerken 2000’li yılların başında Brezilya, Güney Afrika, Filipinler ve Arjantin gibi ülkelerde işçi hareketleri artmış ve bunlar toplumsal muhalefeti de bir araya getirerek ortak bir mücadele birliği oluşturmuşlardır. İşçi sınıfının öncülüğünde, toplumsal muhalefetin de desteğiyle oluşan bu hareket, temel olarak neoliberal politikaların yarattığı yoksulluk ve işsizlik karşıtı bir eksende meydana gelmiştir. Toplumsal muhalefetle bütünleşmiş bu işçi hareketleri, “Toplumsal Hareket Sendikacılığı” olarak adlandırılmaktadır.
Bütün dünyada sendikal örgütlenmenin gerilemesi karşısında Avrupa’da sendikaların çeşitli çözüm yolları geliştirdikleri görülmektedir. Avrupa’da sendikaların örgütlenme erozyonu karşısında buldukları çözümlerin başında“sendikal birleşmeler” gelmektedir. Sendikal birleşme; küçük ölçekli örgütlerin bir araya gelerek aynı işkolunda nispeten daha büyük ölçekli örgütlere dönüşmesi veya büyük ölçekli sendikalara katılımı şeklinde gerçekleşmiştir. Birleşme süreci bugün bile halen devam etmektedir.
Avrupa’da bunlar yaşanırken Türkiye’de 1980–2000 arası, neoliberal politikaların uygulamaya konulduğu ve 12 Eylül’ün gölgesinde sendikalaşma sürecinin yaşandığı bir dönem olmuştur. 2000’li yıllar; neoliberal politikaların hayatımızın her alanını etkilediği, devletin A’dan Z’ye yeniden yapılandırıldığı ve sendikal hareketin süreci seyrettiği, gerileme eğilimine girdiği, kan kaybetmeye başladığı yıllardır. Soğuk savaş döneminin ihtiyaçlarına uygun olarak kendini kurgulayan sendikalar sürece uyum sağlayamadılar ve derin bir krizle sarsıldılar.
Ülkeden ülkeye bazı farklılıklar gösterse de durum dünyanın çeşitli coğrafyalarında aşağı yukarı aynı. Çareye götüren bir reçete de henüz bulunmuş değil. Tablo böyle olunca krizden çıkış arayışları sendikaların bugünü ve geleceği açısından hayati bir önem kazanmıştır.
Peki biz ne yapmalıyız? Neyi referans almalıyız? Üretimdeki ve emek hareketi üzerindeki değişim dinamiklerini dikkate alarak bir yeniden yapılanma süreci başlatılmalı, örgütlenme ve mücadele stratejileri yeniden gözden geçirilmelidir. Geleneksel sendikal anlayıştan koparak dünyaya bakmalı, referans olabilecek kaynaklardan, mücadele ve örgütlenme deneyimlerinden yararlanılmalıdır.

Dünya genelinde sendikal hareketin krizini tersine çevirebilmek için arayışlar sürerken; yeni sanayileşen ülkelerde neoliberal politikalara karşı mücadelede, Toplumsal Hareket Sendikacılığının kabul görmeye başladığını görüyoruz. Neoliberal politikalara karşı mücadelede, otoriter rejimlerin kaldırılması ve demokrasiye geçiş sürecinde etkili olduğu düşünüldüğünde; Toplumsal Hareket Sendikacılığının Türkiye’deki sendikal krize de bir çare olup olamayacağı emek çevreleri tarafından tartışılması gereken bir olgudur.
Salgının tüm dünyada otoriter yönetimleri beslediğini ve güçlendirdiğini gördük. Ülkemizde de salgın iktidar tarafından fırsata dönüştürülmüş, başta emek hareketi olmak üzere tüm toplumu otoriterleşme yoluyla kontrol ve denetim altına alınmaya çalışılmıştır.
Biz, 20.yüzyılın getirdiklerini tartışırken Egemenler pandemi sonrası son teknolojik ve dijital gelişmelerle birlikte yeni döneme hazırlanıyor. 4. Sanayi Devrimi’ni ıskalamak istemiyorlar. Peki dijital sanayi devrimi (yapay zekanın gelişimi, robotların üretimi tamamen devralması) bize neler getirecek veya bizden neler götürecek? Daha çok fabrikaları etkileyecek gibi görünse de aslında gelecekteki sosyal hayatımızı tamamen etkileyecek. Emek hareketi henüz buna hazır değil. Yol haritamızı oluşturmak için uluslararası emek hareketinin dayanışmasına, ortak bir stratejiye, büyük bir enerjiye ihtiyacımız var.
20. yüzyılın sendikal anlayışı bugünün kapitalizmine cevap veremiyor ama sınıf mücadelesi hayatın her alanında sürüyor.
Antalya Kentin Dergisi — 2021 Şubat Sayısı
