Barış mı, Milliyetçilik mi, Otoriterlik mi? Çözümün Önündeki Engeller

Barış mı, Milliyetçilik mi, Otoriterlik mi? Çözümün Önündeki Engeller

İktidar, çözüm süreci görüntüsüyle siyasal ömrünü uzatmaya çalışırken, milliyetçi dalga büyüyor ve otoriterleşme yeni bir evreye geçerek daha da derinleşiyor.

Ortadoğu’da taşlar yeniden yerinden oynuyor. ABD’nin küresel hegemonyasını kanlı yöntemlerle dayatan Trump yönetimi ile İsrail yayılmacılığını merkezine alan Netanyahu’nun ittifakı, bölge haritasını savaşlarla yeniden çiziyor. Suriye’deki gelişmeler, Türkiye açısından da belirleyici olan bu kanlı paylaşımın yeni dinamiklerle süreceğini gösteriyor.

Bu fırtınanın ortasında Türkiye, hem içeride hem dışarıda kritik bir yol ayrımında. Kürt sorununda çözüm arayışının dayattığı zorunluluk, içeride yönetim ve meşruiyet krizleriyle birleşiyor; buna derinleşen ekonomik kriz ve yükselen milliyetçilik ekleniyor. Tüm bu gelişmeler yalnızca iç dinamiklerle değil, bölgesel ve küresel güç mücadeleleriyle şekilleniyor.

Komisyonlar Yetmez, İrade Gerekir

Yeni dengeler, Türkiye’de rejimi yeniden konumlanma arayışına itti. Bu arayış, Kürt hareketiyle sınırlı temas ve uzlaşma sinyalleriyle kendini gösteriyor.

Meclis’te kurulan “çözüm süreci” komisyonu bugüne kadar beş toplantı yaptı; ancak elle tutulur tek bir adım atılmadı. Toplumun şeffaflık ve demokratik katılım beklentisi karşılanmadığı gibi, kamuoyu da yeterince bilgilendirilmedi. Üstelik komisyon çalışmalarında Kürtçe konuşma talebinin engellenmesi, sürecin samimiyetini ciddi biçimde sorgulatıyor.

Oysa mesele yalnızca çatışmaların sona ermesi değil; demokrasi, eşit yurttaşlık ve kalıcı barış temelinde bir çözüm inşa edilmelidir. Komisyonun en temel görevi, barışın toplumsal zemin kazanmasını ve meşruiyetini sağlamak olmalıydı. Bugünkü hâliyle ise çözüm üretmek yerine sürecin önünde bir bariyer gibi duruyor.

Gerçekten Çözüm İradesi Olsaydı…

Ancak bu sürecin, gerçek bir çözüm iradesinden çok “mümkün olan en azını verip en fazlasını kazanma” hesabıyla yürütüldüğü ortada.
 Gerçekten çözüm niyeti olsaydı, iktidar komisyon kurulmasını beklemeden şu adımları atabilirdi: Kayyum uygulamalarına son vermek, DEM’li belediyelere atanan kayyumları geri çekmek, demokratik meşruiyete sahip tutuklu Kürt siyasetçileri serbest bırakmak, AİHM ve AYM kararlarını uygulamak ve demokratikleşme yönünde somut adımlar atmak.

Oysa süreç boyunca bunların hiçbiri yapılmadı.

İç Çekişmelerden Çözüm Çıkmaz

AKP ile MHP arasında zaman zaman dışa yansıyan güç çatışmaları yaşanıyor. Peki bu kavga, emekçilere, ezilenlere ya da Türk ve Kürt halkına bir fayda sağlıyor mu? Kesinlikle hayır. Bu çatışmalardan umut bekleyenler şunu iyi bilmelidir: Çözümü ya da demokrasiyi devlet içindeki kliklerin kapışmalarında aramak, safdillikten öteye geçmez.

İktidar, Kürtler arasında barış umutlarını yeşertiyor gibi görünürken; diğer yandan CHP’li belediyelere operasyonlar, gazeteci tutuklamaları ve toplumun farklı kesimlerine dönük baskılar hız kesmeden sürüyor. Otoriterleşme, yeni bir evreye geçerek daha da derinleşiyor.

İktidar, görünürde çözüm süreci başlatmış gibi yapsa da bana göre asıl hedefi bu süreci kendi siyasal ömrünü uzatmanın aracı haline getirmek. Artık netleşmeli: Barış, devletin iç çekişmelerinden değil; halkın örgütlü gücünden ve kararlı demokratik mücadelesinden doğar.

Yükselen Milliyetçilik Tesadüf Değil

Gündemar’ın 20–26 Temmuz 2025 tarihli araştırmasına göre toplumun %82’si gelişmeler karşısında olumsuz bir ruh hali içinde. “Terörsüz Türkiye” başlıklı açılım sürecine ciddi bir güvensizlik hâkim. Destek oranları şöyle: CHP %11, DEM %86, AKP %35, MHP %45, İYİ Parti %8. Öcalan’ın serbest bırakılmasına %71 oranında ret var. Bu tablo, milliyetçi dalganın hızla büyüdüğünü gösteriyor.

19 Mart sonrasında yaşanan sokak eylemleri, Türkiye’de milliyetçi damarın ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Zafer Partisi ve CHP, bu eğilimi doğru okuyarak kendi lehlerine konsolide etti; oy artışları da bunun somut sonucu oldu. Ne yazık ki birçok sosyalist çevre bu atmosferi ya görmezden geldi ya da ona uyum sağladı. Oysa milliyetçiliğin yükselişi tesadüf değil. Bu durum, sadece iktidarın faşizan niteliğinden değil, aynı zamanda yıllardır çözümsüz bırakılan Kürt sorunundan besleniyor.

Bugün sosyalist hareketin önünde ertelenemez bir görev var: Milliyetçiliğe karşı net ve tutarlı bir siyasal hat oluşturmak. Çünkü milliyetçilik, egemenlerin en güçlü silahıdır; işçi sınıfını ve yoksulları bölerek onları güçsüz kılar. Bu silahı etkisiz hale getirmek, sadece milliyetçiliğe değil, otoriterliğe karşı da mücadele etmeyi gerektirir. Çünkü her ikisi, aynı kaynaktan kapitalizmden beslenir. Bu gerçeği görmeden atılacak her adım, yalnızca milliyetçiliğin daha da güçlenmesine hizmet edecektir.

Bağımsız Sosyalist Odağa İhtiyaç Var

CHP mitingleri elbette önemli; ancak sosyalistler, görünürlükle yetinmek yerine sokağın bağımsız bir gücü olmayı hedeflemeli. Bunun için örgütlü, ortak bir iradeye ve bir siyasal çatıya ihtiyaç var. Sosyalist partiler, kendi kimliklerini koruyarak bu yapıya katkı sunabilir. Ancak bana göre en temel sorun, mevcut partilerin irade ve enerji yoksunluğudur. Bu dermansızlık, onları güçlü olana yaslanmaya itiyor. Sonuçta sosyalist partiler, ya CHP’nin ya da DEM’in gölgesinde kalarak bağımsızlıklarını kaybediyor. Oysa devletten ve sermayeden bağımsız bir sosyalist odağın inşası, artık ertelenemez bir ihtiyaç. Bu, dar grupçulukların aşılması, ortak talepler etrafında birleşilmesi ve sınıf eksenli bir hattın kararlılıkla örülmesiyle mümkün. Hayat bunu dayatıyor.

İktidar süreci manipüle ederken otoriterliği de hızla tırmandırıyor. Bu oyunu bozmanın tek yolu, Türk ve Kürt halklarının ortak demokrasi mücadelesinde birleşmesi ve güçlü bir ittifak oluşturmasıdır.

Bu yazıyı paylaş

X
WhatsApp
Telegram
Facebook
E-posta