Türkiye’de siyasal iktidarın giderek otoriterleşmesi artık dönemsel bir yönelim olmaktan çıkmış, devletin ve siyasetin işleyişini belirleyen kalıcı bir yapıya dönüşmüştür. Bugün geldiğimiz noktada hukukun rafa kaldırıldığı, demokratik kurumların işlevsizleştirildiği ve denetim mekanizmalarının etkisizleştirildiği bir siyasal düzenle karşı karşıyayız. İktidarın faşizmi kurumsallaştırma yönündeki adımları, bu dönüşümün temel dinamiklerinden birini oluşturmaktadır.
Bu otoriter yapının en belirgin yansımalarından biri, toplumsal muhalefetin farklı kesimlerine yönelik baskıların giderek artmasıdır. Son dönemde muhalif belediyelere yönelik operasyonlar hız kazanmış, seçilmiş belediye başkanları art arda gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engellerinin yanı sıra çevre ve hak savunucularına, işçilere, sendika temsilcilerine, sosyalistlere, ilerici aydınlara, öğrencilere ve gazetecilere yönelik baskılar da devam etmektedir. Halk TV’ye düzenlenen polis baskını, kayyım atanması ve yayınlarının durdurulması, basın özgürlüğüne ve halkın haber alma hakkına yönelik bir müdahalenin ötesinde, kanımca rejimin otoriterleşme sürecinde yeni bir eşiği temsil etmektedir.
Bu baskı ve gözdağı politikaları, rejimin varlığını sürdürme ve siyasal gücünü pekiştirme çabasının bir parçasıdır. İktidar, dışarıdaki bölgesel gelişmeleri kendi amaçları doğrultusunda fırsata dönüştürmeye çalışırken, içeride de Erdoğan’ın iktidarını bir dönem daha sürdürmesinin koşullarını oluşturmayı ve rejimi kalıcılaştırmayı hedeflemektedir.
Ancak rejimin kendisini koruma ve kalıcılaştırma çabası yalnızca baskı politikalarıyla sınırlı değildir. Otoriter rejimler çoğu zaman iktidarlarını tahkim etmekle yetinmez; karşılarında nasıl bir muhalefet görmek istediklerini de belirlemeye çalışırlar. Böyle dönemlerde sistem açısından makbul muhalefet, toplumsal öfkeyi düzenin sınırları içinde tutan, değişim talebini denetleyen ve rejimin meşruiyetini köklü biçimde sorgulamayan bir muhalefet biçimidir.
MUHALEFETİN YENİDEN ŞEKİLLENDİRİLMESİ
Bu nedenle Erdoğan’ın stratejisini yalnızca muhalefeti bastırmak ya da “herkesi AKP’ye katmak” olarak okumak eksik kalır. Daha geniş bir siyasal çerçeveden bakıldığında, amaç siyasal alanı “mutlak butlan” girişiminde olduğu gibi yargı ve siyaset ve medya üzerinden yapılan müdahalelerle iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlemek ve muhalefeti yönetilebilir sınırlar içinde tutmak olarak değerlendirilebilir.
Bu durumda sandık biçimsel olarak varlığını korurken, gerçek bir siyasal rekabetin koşulları giderek ortadan kaldırılmakta; rejime boyun eğmeyen, biat etmeyen ve gerçek anlamda meydan okuyan siyasal güçler ise baskı, yargı ve siyasal müdahalelerle tasfiye edilmeye çalışılmaktadır.
Bu stratejinin nasıl işlediğini anlamak açısından muhalefet içindeki farklı siyasal aktörlere yönelik yaklaşımlara bakmak önemlidir. İktidarın bütün muhalefet güçlerine aynı yöntemlerle müdahale etmediği; bazı aktörlere yönelik doğrudan baskı ve tasfiye politikaları uygulanırken, bazı aktörlerle daha farklı bir ilişki kurulabildiği görülmektedir.
Bu noktada Mansur Yavaş’ın siyasal konumu da önem kazanmaktadır. 2023 sonrasında muhalefetin güçlü alternatiflerinden biri olarak görülen Yavaş’ın, özellikle Ekrem İmamoğlu’nun siyasal denklem dışına itilmesine yönelik gelişmelerin ardından izlediği tutum tartışma konusu olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Buradaki mesele, Erdoğan’ın Yavaş’a doğrudan bir siyasal rol verdiğini ya da Yavaş’ın iktidar tarafından yönlendirildiğini ileri sürmek değildir. Tartışılması gereken, rejimin muhalefetin farklı bileşenlerine aynı biçimde yaklaşmaması ve siyasal aktörleri kendi konumlarına göre farklı biçimlerde değerlendirmesidir. Bazı muhalefet odakları baskı ve tasfiye politikalarının hedefi haline gelirken, bazıları sistem içinde daha yönetilebilir bir muhalefet alanı oluşturabilmektedir. Bu durum, rejimin hangi tür muhalefeti tolere edilebilir gördüğü ve muhalefeti hangi doğrultuda yeniden şekillendirmeye çalıştığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Mansur Yavaş’ın bugünkü konumunu da bu açıdan sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Rejimin muhalefeti yalnızca baskı yoluyla değil, siyasal alanı yeniden şekillendirerek de yönetmeye çalıştığı bir dönemde, Yavaş’ın tutumu özel bir önem taşıyor. Asıl soru şu: Bu tutum, otoriterleşmeyi geriletmeyi hedefleyen ortak mücadeleye nasıl bir katkı sunuyor? Yoksa muhalefetin ortak bir mücadele hattı oluşturmasını zorlaştıran bir belirsizlik mi yaratıyor?
MUHALEFETİN ÖTESİNDE ASIL SORU
Ancak mesele, herhangi bir siyasetçinin kişisel konumundan çok daha geniş bir siyasal soruna işaret etmektedir: Türkiye’de muhalefetin rejimle hangi siyasal hat üzerinden mücadele edeceği. Bu çerçevede, Özgür Özel’in öncülüğünde ortaya çıkan Yeni Parti’nin izlediği çizgiyi değerlendirmek gerekiyor. Otoriterleşmeden, ekonomik krizden ve siyasal tıkanmışlıktan bunalan geniş kesimler için Yeni Parti bir umut oluşturdu.
Ancak iktidarın Yeni Parti’ye yönelik ağır baskısı, hem bu umudu hem de Özgür Özel’in sokaktan başlayarak demokratik bir muhalefet örme çabasını kırmayı hedefliyor. Baskının ulaştığı boyut, önümüzdeki dönemde gerçekten bir seçim yapılıp yapılmayacağını sorgulamamıza neden oluyor. Bu baskı ortamında örgütsüzleşen ve özgüveni zedelenen bir seçmen kitlesiyle karşı karşıyayız. Türkiye’nin demokrasi tarihi açısından bu gidişata karşı çıkmak ve muhalefet içinde demokratik dayanışmayı güçlendirmek büyük önem taşıyor.
Böyle bir süreçte Cemil Tugay örneği, muhalefetin geleceği açısından mutlaka değerlendirilmelidir. İktidara yürümeyi hedefleyen bir partinin, bu tür gelişmeler karşısında kendi siyasal çizgisini, aday belirleme süreçlerini ve parti içi demokrasi anlayışını sorgulaması gerekir. Adayların belirlenmesinde üyelerin söz ve karar sahibi olması, yerel örgütlerin iradesinin gözetilmesi ve adayların parti programını benimsemiş, örgütsel süreçlerde deneyim kazanmış kişiler arasından seçilmesi, demokratik ve güçlü bir parti yapısının temel koşulları arasındadır.
Yeni Parti’nin bu sorunlarla cesaretle yüzleşmesi, eksikliklerini ortaya koyması ve gerekli kurumsal sorgulamayı bir an önce yapması gerekiyor. Çünkü halka güven ve umut vermek, yalnızca iktidara karşı çıkmakla değil, savunulan demokratik değerleri partinin kendi işleyişinde de yaşatmakla mümkündür. Böyle bir sorgulama, muhalefetin kendisini yenilemesi, toplumsal güveni güçlendirmesi, muhalefet güçlerinin yan yana durmasını ve ortak mücadeleyi daha sağlam bir zeminde geliştirmesi açısından önem taşıyor.
Ancak Yeni Parti’nin önündeki temel sorun, bu umudu yalnızca iktidar değişikliği beklentisiyle sınırlı bırakmamak; rejimin sınırlarını zorlayan ve faşizmin kurumsallaşmasını geriletmeyi hedefleyen bir mücadele hattına dönüştürmektir. Yeni Parti’nin bu yönde bir siyasal çizgi oluşturup oluşturamayacağı, önümüzdeki dönemin belirleyici sorularından biri olacaktır.
Böyle bir mücadele hattı oluşturabilmek için rejimin yalnızca siyasal uygulamalarını değil, dayandığı ekonomik çıkar ilişkilerini de anlamak gerekiyor. İktidarın neden bu kadar ısrarla korunmaya çalışıldığını kavrayabilmek, siyasal güç ile sermaye arasındaki bağları ve bu ilişkiler üzerinden şekillenen çıkar düzenini incelemeyi zorunlu kılıyor.
İKTİDAR–SERMAYE İLİŞKİSİ
İktidarın varlığını koruma çabası, yalnızca siyasal yönetme gücünü sürdürme isteğiyle açıklanamaz. İktidarı kaybetmek, yıllar içinde oluşturulan ekonomik çıkarların, siyasal ayrıcalıkların ve güç ilişkilerinin de tehlikeye girmesi anlamına geliyor. Bu nedenle iktidarın devamlılığı, aynı zamanda bu çıkar düzeninin korunmasıyla doğrudan bağlantılı hale gelmiştir. Söz konusu düzeni sürdürmek uğruna hukukun, demokratik kurumların ve siyasal özgürlüklerin daha fazla aşındırılması göze alınmış; giderek daha otoriter ve baskıcı yöntemlere başvurulmuştur.
Çeyrek yüzyıla yaklaşan AKP iktidarı döneminde, siyasal gücün ekonomik güce dönüştürülmesiyle servetlerini büyüten yeni sermaye çevreleri ve ayrıcalıklı zenginler ortaya çıktı. Özellikle 2016 sonrasında kamu kaynaklarının belirli sermaye gruplarına aktarılması, şirketlere el konulması ve servet transferleri, iktidar ile sermaye arasındaki ilişkilerin nasıl işlediğini daha görünür hale getirdi. Küresel ölçekteki tartışmalı finansal ilişkiler ve kaynak yaratma arayışları da bu tablonun bir başka boyutunu oluşturuyor. Son dönemde gündeme gelen fon vurgunu da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
FON VURGUNU
Fon vurgununun bir boyutunu, iktidar ile devlet kurumları arasındaki ilişkiler ve zayıflatılan denetim mekanizmaları; diğer boyutunu ise finansal spekülasyonu ve rantı teşvik eden kapitalist sistemin yapısal sorunları oluşturuyor. Bu ilişkilerin sorgulanması, kazançların belirli ellerde toplandığı, kayıpların ise toplumun geniş kesimlerine yüklendiği ekonomik düzenin de tartışılmasını gerektiriyor.
İktidar çevreleri ile iktidara yakın isimler arasındaki ilişkiler ağıyla bağlantılı fon vurgunu, bu nedenle yalnızca bireysel yolsuzluk iddiaları üzerinden değil, kurumsal sorumluluklar ve denetim mekanizmalarının işleyişi açısından da ele alınmalıdır. Olayın boyutuna ilişkin milyarlarca dolarlık kayıp iddiaları, yaşananların kapsamlı biçimde araştırılmasını ve kamuoyunun aydınlatılmasını zorunlu kılıyor. Burada yanıtlanması gereken sorular yalnızca kimlerin bu süreçten yarar sağladığıyla sınırlı değil; ilgili kurumların sorumluluklarını yerine getirip getirmediği ve denetim mekanizmalarının neden etkili biçimde işlemediği de açıklığa kavuşturulmalıdır.
İktidar, yaşananları yalnızca birkaç kişinin suçu ya da bireysel yolsuzluklar üzerinden açıklayarak vurgunun gerçek boyutunun üstünü örtmeye çalışmaktadır. Oysa gerçek bir hesaplaşma, iktidar ile sermaye arasındaki ilişkilerin, kamu kaynaklarının aktarılma biçimlerinin ve bu düzenden yarar sağlayan çevrelerin bütünlüklü biçimde sorgulanmasını gerektirir. Emeğiyle geçinen ve giderek yoksullaşan milyonların karşısında, siyasal ve ekonomik ayrıcalıklarla servetlerini büyütenlerin nasıl ve hangi kaynaklar üzerinden zenginleştiği sorusu toplumun önüne konulmalıdır.
Muhalefetin görevi de yalnızca tek tek dosyaları gündeme taşımak değil, bu kaynakların kimlerin elinde biriktiğini ve mevcut düzenin kimin çıkarına işlediğini görünür kılmaktır. Fon vurgunu, siyasal alandaki çürüme ve yozlaşmanın ekonomik ve finansal alanlara ve kurumların işleyişine nasıl yansıdığını gösteren; suç, yolsuzluk ve çıkar ilişkileriyle kuşatılmış bir düzenin Türkiye fotoğrafını ortaya koymaktadır.
TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU’DAKİ KONUMU
Türkiye’nin iç ve dış dinamikleri; Ortadoğu’daki gelişmelerden, başta Suriye olmak üzere bölgedeki Kürt meselesinin seyrinden, Irak ve İran’daki gelişmelerden ve ABD’nin bölge politikalarından bağımsız değerlendirilemez.
Ortadoğu’da ABD ve İsrail eksenli stratejinin temel yönelimlerinden biri, İsrail’in bölgedeki askerî ve siyasi üstünlüğünü pekiştirmek ve güvence altına almaktır. Bu doğrultuda İsrail karşıtı devletlerin ve çeşitli direniş odaklarının etkisizleştirilmesine, bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesine ve Ortadoğu’nun yeni bir siyasal ve askerî denetim düzeni içinde yapılandırılmasına yönelik politikalar izlenmektedir.
Bu yeniden yapılanma sürecinde ABD, bölgedeki askerî ve siyasi yükünü azaltmaya ve müdahalelerinin maliyetini bölgesel ortaklarıyla paylaşmaya çalışmaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu yeni bölgesel güvenlik yapılanmasının önemli unsurlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Bana göre bu ittifak, ABD’nin bölgesel stratejisiyle örtüşen bir doğrultuda, emperyalist politikaların desteklenmesine ve bu politikalara meşruiyet kazandırılmasına hizmet etme potansiyeli taşımaktadır.
ABD’nin Irak’taki askerî varlığını sona erdirmeye yönelik çekilme süreci de bu stratejik yönelimin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Ancak bu adım, ABD’nin Ortadoğu’daki nüfuzundan vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Tersine, askerî ve stratejik ağırlığını farklı alanlara ve merkezlere kaydırarak bölgedeki etkisini korumaya çalışmaktadır. Bu süreçte Türkiye gibi bölgesel ortakların rolü de önem kazanmaktadır. Türkiye, bölgesel güç olma iddiasıyla Suriye, Irak ve İran merkezli gelişmelerde daha etkin bir rol üstlenmeye çalışmaktadır. Ancak bu yönelim, bölgesel güç mücadelelerinin ve vekâlet savaşlarının farklı biçimlerde sürmesi riskini de beraberinde getirmektedir.
SONUÇ: DEMOKRASİ VE MÜCADELE CEPHESİ
Bütün bu gelişmeler, Türkiye’deki mücadelenin yalnızca bir iktidar değişikliğiyle sınırlı olmadığını, otoriterleşme sürecini durdurmayı ve demokratik bir dönüşümün önünü açmayı da gerektirdiğini gösteriyor.
Bu olumsuz tabloya rağmen, iktidarın karşısında duran, ona biat etmeyen geniş toplumsal kesimlerin varlığı önemli bir olanak sunuyor. İktidar, toplumsal alanı ve sokakları bütünüyle teslim almış değildir. Emekten ve demokrasiden yana olanların hukuk ve adalet arayışı, eşitlik ve özgürlük mücadelesi devam etmektedir. Temel sorun, bu toplumsal direncin örgütlü ve ortak bir siyasal güce dönüştürülebilmesidir. Faşizmin kurumsallaşarak kalıcı bir diktatörlüğe dönüşmesini önlemek, otoriterleşmeyi durduracak güçlü bir demokrasi cephesinin oluşturulmasını gerektiriyor.
Bu mücadele yalnızca Türkiye’ye özgü de değildir. Dünyanın farklı bölgelerinde neoliberal politikaların yarattığı eşitsizliklere ve toplumsal yıkıma karşı tepkiler yükseliyor. Fransa, İspanya, Belçika, Portekiz, Hollanda, İtalya ve Arnavutluk’da eğitim, barınma ve kemer sıkma politikalarına karşı düzenlenen gösteriler, farklı ülkelerde ekonomik ve toplumsal sorunlara yönelik itirazların ortaklaştığını ortaya koyuyor. “Başka bir dünya mümkün” talebinin karşılık bulması, eşitlik, özgürlük ve demokrasi arayışının evrensel boyutunu gösteriyor. Bu ortak arayış, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin de ortak mücadele kapasitesini güçlendirmesi açısından önem taşıyor.
Bu nedenle ihtiyaç, siyasetten geri çekilmek değil; demokratik hak ve özgürlükleri savunan güçlerin ortak bir mücadele hattında buluşmasını sağlamaktır. Sol partilerden Kürt hareketine, demokratik kitle örgütlerinden sendikalara, gençlik ve öğrenci hareketlerinden demokrat muhafazakârlar ile liberal çevrelere kadar farklı toplumsal ve siyasal kesimleri demokrasi, hukuk, özgürlük ve eşitlik gibi evrensel değerler etrafında buluşturacak geniş bir demokrasi ve mücadele cephesi oluşturulmalıdır.
