15 Temmuz’un ardından kurumsallaşan Tek Adam rejimi, bir yandan yeni anayasa aracılığıyla kendisini kalıcı bir hukuki zemine kavuşturmaya çalışırken, diğer yandan Cumhuriyet’in tarihsel ve siyasal birikimlerini tasfiye etmeye yöneldi. Bu tasfiye sürecinin önemli hedeflerinden biri de Cumhuriyet’in kurucu siyasal geleneğini temsil eden CHP’yi etkisizleştirmek ve yeniden biçimlendirmek oldu. Ancak bu süreci yalnızca AKP’nin politikalarıyla açıklamak, yaşanan rejim dönüşümünü eksik değerlendirmek olur. İktidar blokunu oluşturan farklı güç odaklarının, Türkiye’nin geleceğine ilişkin ortak bir siyasal projesi bulunmaktadır. “Türkiye Yüzyılı” söylemi de bu projenin ideolojik çerçevesini oluşturmaktadır. Hedef, Cumhuriyet’in tarihsel birikimini ve kurucu siyasal referanslarını tasfiye etmek; devletin bütün kurumlarını egemenlerin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırarak kalıcı bir otoriter rejim kurmaktır.
Bu çerçevede, CHP’ye yönelik “mutlak butlan” müdahalesiyle başlayan siyasal süreç ve bunun sonucunda Yeni Parti’nin kurulması, yeni rejim inşası stratejisinden bağımsız ele alınamaz. CHP’nin temsil ettiği Cumhuriyetçi ve ulusal egemenlikçi siyasal mirasın tasfiyesi, Ortadoğu’da küresel sermaye düzeniyle uyumlu ve denetlenebilir siyasal yapıları öne çıkaran ABD ve Batılı emperyalistlerin bölgesel çıkarlarıyla da büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu çerçevede Türkiye için öngörülen siyasal modelin, Suriye’de şekillenen; dinî referansları öne çıkaran, lidere bağlılığı ve itaati merkeze alan, halk iradesini sınırlayan otoriter siyasal düzenin temel özelliklerini taşıdığı görülmektedir.
Yeni Parti: Umut, değişim ve sınırlar
Tam da böylesi bir siyasal atmosferde, Özgür Özel liderliğinde Yeni Parti kuruldu. Yeni Parti, yalnızca CHP’de yaşanan ayrışmanın bir ürünü olarak değil, uzun süredir otoriterleşme, yoksullaşma ve siyasal tıkanmışlık karşısında yeni bir çıkış arayan geniş toplum kesimlerinde de önemli bir heyecan ve umut yarattı. Demokrasi, hukuk devleti, laiklik, sosyal devlet ve güçlendirilmiş parlamenter sistem vurgusu, özellikle mevcut iktidardan bunalan milyonlar açısından yeni bir başlangıç beklentisini güçlendirdi. Yeni Parti’nin kısa sürede kamuoyunda dikkat çekmesi ve belirli bir toplumsal karşılık bulması bu açıdan şaşırtıcı değildir.
Hiç kuşkusuz, bugün Türkiye’nin en acil ihtiyaçlarından biri hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, yargı bağımsızlığının sağlanması, kuvvetler ayrılığının yeniden işletilmesi ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır. Bu bakımdan Yeni Parti’nin demokrasi, laiklik, ifade özgürlüğü, yerel demokrasi ve sosyal devlet vurguları küçümsenemez. Programda farklı kimliklere, dillere ve inançlara yapılan vurgu da çoğulcu ve kapsayıcı bir siyasal anlayış açısından dikkate değer bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle program, Türkiye’nin içinde bulunduğu otoriter yönetim anlayışına karşı önemli demokratik talepleri ve güçlü bir değişim iradesini ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, ekonomik ve toplumsal düzen açısından Yeni Parti’nin daha çok reformcu bir çizgide durduğu görülmektedir. Program, mevcut sistemi daha demokratik, daha adil ve daha işlevsel hale getirmeyi hedeflemektedir
Tüzük açısından bakıldığında ise parti içi demokrasiyi güçlendirmeye yönelik çeşitli düzenlemeler dikkat çekmektedir. Ön seçim mekanizmalarının geliştirilmesi, kadınların ve gençlerin karar alma süreçlerinde daha güçlü temsil edilmesi, şeffaflık ve katılımcılığın kurumsallaştırılmasına yönelik düzenlemeler olumlu adımlar olarak değerlendirilebilir. Delege sistemine son verilerek ilçe, il başkanları ve genel başkanın doğrudan üyeler tarafından seçilmesi, parti içi demokrasiyi güçlendiren önemli bir demokratik seçim modeli olarak öne çıkmaktadır.
Yeni Parti’nin yarattığı umudu da bütün bu değerlendirmelerin dışında tutmamak gerekir. Bu ilgi, toplumun geniş kesimlerinde otoriter rejimden, hukuksuzluktan, yoksulluktan ve siyasal kutuplaşmadan kurtulma isteğinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Bana göre bu umudun kendisi bile Türkiye’nin siyasal geleceği açısından küçümsenmemesi gereken bir olgudur. Çünkü toplumda değişim isteğinin ve yeni bir başlangıç arayışının hâlâ güçlü olduğunu göstermektedir.
Ancak bütün bu demokratik düzenlemeler ve toplumsal karşılık, tek başına Yeni Parti’yi mevcut düzenden kopan yeni bir siyasal alternatif olarak değerlendirmek için yeterli midir? Siyasal hareketleri değerlendirirken yalnızca savundukları demokratik ilkelere ve yarattıkları toplumsal beklentiye değil, programlarına, sınıfsal konumlanışlarına ve önerdikleri dönüşümün sınırlarına da bakmak gerekir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Yeni Parti’nin programı, kapitalizmi aşmayı hedefleyen bir dönüşüm programından çok, kapitalist sistem içinde daha adil, daha demokratik ve daha etkin bir yönetim modeli öneren sosyal demokrat bir program niteliği taşımaktadır.
Yeni Parti’nin önündeki temel sorunlardan biri, CHP’nin tarihsel mirası ile yeni bir siyasal kimlik oluşturma iddiası arasındaki ilişkiyi nasıl kuracağıdır. Bana göre burada üzerinde durulması gereken bir başka nokta da kurucu parti referansının yalnızca ideolojiye veya programa indirgenemeyecek güçlü bir tarihsel ve siyasal anlam taşımasıdır. Bu nedenle Yeni Parti’nin kuruluşu, sadece CHP’den ayrılarak yeni bir parti kurmak değil, aynı zamanda “Ben artık başka bir siyasal kimliğim” diyebilme iddiasıdır. Ancak yüz yılı aşan bir siyasal geleneğin içinden doğan bir hareket açısından bu, geçmişten bütünüyle kopmak anlamına gelmez. Tersine, asıl mesele geçmişin hangi yönlerinin sahiplenileceği ve bu tarihsel mirasla nasıl yeni bir siyasal kimlik kurulacağıdır.
Yeni Parti’nin önündeki temel sınav da burada başlamaktadır. Tarihsel mirasın hangi yönlerini taşıyacağı kadar, emek, demokrasi, laiklik, kamuculuk ve sosyal adalet ekseninde topluma nasıl yeni bir siyasal ufuk sunacağı önem kazanmaktadır. Bu nedenle Yeni Parti’nin geleceğini belirleyecek olan, yalnızca CHP’den ne ölçüde ayrıldığı değil; Türkiye’nin temel sorunlarına ne kadar inandırıcı çözümler üretebildiği, toplumun geniş kesimlerinde değişim umudunu ne ölçüde büyütebildiği ve bu umudu örgütlü bir toplumsal güce dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.
Çözüm süreci ve yeni rejim
Yeni Parti tartışmasını bu çerçevede ele almak, Türkiye’deki daha geniş siyasal dönüşümden bağımsız düşünmeyi mümkün kılmıyor. Çünkü bugün yalnızca muhalefetin yeniden şekillendiği bir dönemden değil, aynı zamanda iktidarın yeni rejimi kalıcılaştırmaya çalıştığı daha kapsamlı bir siyasal süreçten geçiyoruz. Bu sürecin önemli ayaklarından biri de iktidarın yıllar sonra yeniden gündeme taşıdığı “çözüm süreci” ve bu doğrultuda hazırlanan çerçeve yasa girişimidir. Kapsamlı bir “çerçeve yasa” beklentisi yaratılmasına rağmen, Meclis’e gelen taslağın esas olarak bir infaz düzenlemesine indirgenmiş olması dikkat çekicidir. Taslağın kamuoyunda yeterince tartışılmadan önümüzdeki günlerde Genel Kurul gündemine getirilmesi beklenmektedir.
Yeni Parti açısından belirleyici olan ise Kürt sorununun demokratik çözümünü savunurken, bu sürecin iktidarın yeni rejimini tahkim eden ve anayasa değişikliği üzerinden siyasal ömrünü uzatan bir araca dönüştürülmesine karşı nasıl bir tutum alacağıdır.
İktidarın Cumhuriyet’in tarihsel birikimini ve kurucu siyasal referanslarını adım adım tasfiye ettiği bir dönemde, Öcalan’ın yürütülen süreci “Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli bir demokratikleşme sürecinin başlangıcı” olarak nitelendirmesi, siyasal gerçeklikle açıkça çelişen bir değerlendirme olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Çözüm süreci”, demokratikleşme ve toplumsal barış arayışından çok, bölgesel gelişmelerin yarattığı yeni koşullara ve iktidarın kurmak istediği yeni rejimin ihtiyaçlarına yanıt veren bir siyasal proje olarak şekillenmektedir. Ortadoğu’nun yeniden yapılandırıldığı bir dönemde Türkiye’deki egemen güçler, hem bölgesel denklemde kendilerine yeni bir rol biçmeye hem de içeride inşa ettikleri rejime daha geniş bir toplumsal meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır.
Bu çerçevede süreç, Kürt sorununun demokratik ve eşitlikçi temelde çözümünü hedeflemekten ziyade; çerçeve yasa ve benzeri yasal düzenlemeler aracılığıyla PKK’nin tasfiye edilmesini, Abdullah Öcalan’a yeni bir siyasal rol tanınmasını ve Kürt siyasi hareketi ile DEM Parti’nin yeni otoriter siyasal düzene eklemlenmesini amaçlayan bir uzlaşma arayışı olarak şekillenmektedir. Oysa otoriter bir rejimin sınırları içinde kurulacak böyle bir uzlaşmanın ne Türkiye’nin demokrasi sorunlarını çözmesi ne de Kürt sorununun kalıcı, demokratik çözümüne katkı sunması mümkündür. Tersine, bu süreç demokratikleşmeye değil; yeni rejimin toplumsal meşruiyetini güçlendirmeye, otoriter yapısını daha da tahkim etmeye ve anayasa değişikliği üzerinden iktidarın siyasal ömrünü uzatacak bir düzen kurmaya hizmet etmektedir.
Yoksulluk AKP’li ya da CHP’li, Kürt ya da Türk, Sünni ya da Alevi ayrımı yapmıyor. Çünkü yoksulluk, açlık ve işsizlik kimlik sormuyor. Bugün varsıllarla yoksullar arasındaki sınıfsal ayrışmanın giderek derinleştiği bir tarihsel süreçten geçiyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı, Kürt sorunu da dahil olmak üzere ülkenin temel sorunlarına demokrasi, eşit yurttaşlık, özgürlük, emek ve sosyal adalet temelinde çözüm üretebilen, farklı toplumsal kesimleri ortak talepler etrafında buluşturabilen yeni bir siyaset anlayışıdır. Yeni Parti’nin toplumda yarattığı umut da ancak böylesi daha geniş bir demokratik ve toplumsal mücadeleyle buluşabildiği ölçüde gerçek bir değişim gücüne dönüşebilir.
