Türkiye’nin Demokrasi Sınavı: Susmak ya da Direnmek

Türkiye’nin Demokrasi Sınavı: Susmak ya da Direnmek

Türkiye, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşarken, iktidar CHP’ye ve demokrasiye doğrudan müdahale ediyor. Seçimleri bir meşruiyet aracı değil, artık bir “pranga” olarak görüyor. Rejimin otoriterleşmesi hız kazanıyor.

Türkiye, tarihinin en kritik süreçlerinden birinin içinden geçiyor. Ağır bir ekonomik çöküşün yarattığı yıkıcı sonuçlarla boğuşan ülke, siyasal, toplumsal ve kurumsal alanlarda derinleşen çoklu krizlerle karşı karşıya. Bu krizler yalnızca bugünün sorunlarını değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokratik geleceğini de belirleyecek nitelikte. Türkiye, tam da bu koşullarda yeni bir yol ayrımında duruyor.

CHP’ye Müdahele ve Kayyum Tehdidi

CHP’nin 8 Ekim 2023’te yapılan İstanbul İl Kongresi, İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi kararıyla iptal edildi. İl yönetiminin görevden alınarak yerine kayyum atanması, Türkiye siyasetinde yeni bir eşiğin aşıldığını gösteriyor. Nihai hedef, CHP Genel Merkezine kayyum atanmasıdır. Parti, tarihinde ilk kez iktidarın doğrudan müdahalesiyle karşı karşıya kalıyor. Bu müdahale yalnızca CHP’ye değil, doğrudan Türkiye’deki demokrasiye yöneliktir; sessizlik, otoriterliğin kalıcılaşmasına davetiye çıkarır.

Toplumda rıza üretmeyi bırakan iktidarın elinde tek bir seçenek kaldı: muhalefeti bölmek ve etkisizleştirmek. Uzunca bir hazırlığın ardından devreye sokulan bu strateji, yargının desteğiyle uygulanıyor. Amaç yalnızca muhalefeti parçalamak değil; aynı zamanda muhalefet bloğunun önemli bir parçası olan Kürt seçmeni buradan koparmak ve kendi meşruiyetini pekiştirmek. Bu oyunu bozmanın tek yolu, farklı toplumsal kesimlerin yan yana gelerek demokrasi ortak paydasında buluşmasıdır.

Bir yandan Cumhurbaşkanı adayı cezaevinde tutuluyor, diğer yandan parti yönetimi şekillendiriliyor. Son yerel seçimlerde birinci parti olan ve farklı kesimlerden oy almayı başaran CHP’nin parçalı bir tabloya sürüklenmesi, Türkiye’nin demokratik geleceğini de doğrudan tehdit ediyor. Kayyum ve yargı sopasıyla yürütülen bu operasyonlar, iktidarın siyaseti dizayn etme ve rakiplerini etkisizleştirme stratejisinin somut göstergesidir. Böylece Erdoğan rakipsiz kalıyor, AKP alternatifsiz bırakılıyor. Eğer bugün demokrasi savunulmazsa, yarın yalnızca bir partinin değil, bütün toplumun iradesi yok sayılacaktır.

Dış Politikada Yeni Dengeler

Türkiye’de rejimin geldiği noktayı anlamak için dış politikaya geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Dünyada yükselen otoriterleşme dalgası, Erdoğan rejimine elverişli bir zemin sunuyor. ABD öncülüğündeki emperyalist blokun çıkarlarına hizmet eden bir “Yeni Türkiye” projesi yürürlükte.

Ortadoğu ve Kafkasya’da yeni bir güç mücadelesi başlatan bu blokun yanında Türkiye, alt-emperyalist bir aktör olarak pay kapma peşinde. Tek Adam Rejiminin elinde petrol, doğal gaz veya zengin yeraltı kaynakları yok; ancak küresel güçlere pazarlayabileceği iki stratejik araç var: ordu ve Ortadoğu’da üstlendiği taşeronluk rolü. Önümüzdeki süreçte iktidarın ayakta kalmasını sağlayacak başlıca dayanaklar da bunlar olacak. İktidar, iç politikayı da bu dış hedeflere uyumlu biçimde yeniden dizayn etmeye çalışıyor.

Halkın çıkarı emperyalizme eklemlenmekte değil; bağımsız ve demokratik bir dış politikayı hayata geçirmekte yatıyor.

Rıza Üretme Kaygısının Sona Ermesi

İktidar artık kendisini denetleyecek bir kamuoyu kaygısı taşımıyor; toplumda rıza üretme çabası tamamen sona erdi; artık meşruiyet endişesi taşımayan bir yönetimle karşı karşıyayız. Seçimler, halkın onayını almak için değil, Erdoğan açısından bir “pranga” işlevi görüyor. AKP, 2002’den bu yana seçimleri yalnızca meşruiyet aracı ve toplumsal rıza üretme mekanizması olarak kullandı. Bu zemine dayanarak, önünde engel gördüğü burjuva demokratik normları adım adım tasfiye etti ve keyfi bir yönetim tarzı inşa etti. Bugün gelinen nokta, faşizmin kurumsallaşma sürecinde kritik bir dönüm noktasını işaret ediyor ve Türkiye’nin demokratik işleyişi açısından tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor. Rızanın yerini zorun aldığı yerde demokrasi değil, kurumsallaşan faşizm vardır; buna karşı toplumsal direnç tek yoldur.

Yeni Rejim Tehdidi

Mesele, basitçe CHP’nin iç yönetimiyle sınırlı değil. Asıl sorun, yeni rejimin inşasında bir engel olarak görülen CHP’nin iç krize sürüklenmesi ve bütünüyle teslim alınmasıdır. Yargıdan umut beklemek artık boşunadır; tek adam rejimi, yargıyı siyaseti dizayn etmenin temel aracı hâline getirmiş durumda. CHP’nin yaşadığı baskı, bunu açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla mesele yalnızca CHP’yi istikrarsızlaştırmak değil; rejimin sürekliliğini sağlamak ve Erdoğan’ın yeniden seçilmesini güvenceye almak.

Burjuva demokratik normlar çoktan aşındırıldı; şimdi ise tamamen rafa kaldırılmak isteniyor. Erdoğan’ın hedefi, burjuva hukukunun tüm sınırlamalarından kurtulmuş bir otoriter rejim inşa etmektir. Bu tehdidi durdurmanın yolu sokakta, meydanda ve yaşamın her alanında demokrasi mücadelesini büyütmektir.

Son Söz

CHP’ye kayyum girişimi yalnızca bir partiye değil, doğrudan halkın iradesine yönelmiş bir darbedir. Bugün CHP’ye yönelen baskı, yarın tüm topluma yönelecektir. Sessizlik boyun eğmektir; direnmek ise demokrasiyi ve geleceği savunmanın tek yoludur.

Bu yazıyı paylaş

X
WhatsApp
Telegram
Facebook
E-posta