Tek adam rejimi, yerel seçimlerde birinci parti konumuna yükselerek Özgür Özel–Ekrem İmamoğlu ekseninde güçlü bir iktidar alternatifi haline gelen CHP’yi zayıflatmaya dönük hamlelerini artık bir tasfiye sürecine dönüştürmüş durumda. Halk desteğinin hızla eridiğini gören Erdoğan iktidarı, bu gerilemeyi durduramayınca, CHP’yi örgütsel düzlemde etkisizleştirmeyi hedefleyen sistematik bir planı devreye soktu. Bu saldırılar artık sıradan bir parti rekabetinin ötesine geçmiş durumda. Amaç; CHP’yi Kılıçdaroğlu döneminde olduğu gibi rejimle daha uyumlu hale getirmek ya da bölmek.
2015’ten bu yana faşizmin kurumsallaştığı süreçte, Kılıçdaroğlu döneminde devletin bazı derin yapılarıyla kurulan ilişkiler üzerine yapılan tespitler, artık daha inandırıcı görünüyor. Seçim hilelerine sessiz kalınması, toplumsal enerjinin bastırılması ve muhalefetin edilgenleştirilmesi, bu karanlık ilişki ağının bir sonucu olarak okunabilir.
CHP ve Geleceğin Mücadelesi
Türkiye siyaseti yeniden kritik bir eşiğe geldi. Ancak bu süreçte CHP’nin gelenekçi, klasik devletçi çizgisinin ötesine geçerek bir mücadele hattı kurma çabası da dikkat çekiyor. Özgür Özel liderliğinde parti, toplumsal muhalefetin farklı kesimlerini kucaklayan yeni bir yönelime girdi. Partinin daha sola kayan bu yönelimi, CHP’ye hem sol bir ufuk kazandırıyor hem de farklı sınıfsal dinamiklerle buluşma olanağı sunuyor. Bu çizgide ısrar eden bir CHP, gelecekte toplumsal muhalefetin çekim gücü haline gelebilir.
Meclis Fotoğrafı: Planlı Bir Yalnızlaştırma
Meclis’in 2025 açılışında çekilen fotoğraf, bu dönüşümün ne kadar önemli olduğunu gösterdi .CHP, TİP ve EMEP oturuma katılmayarak, iktidarın hukuk tanımaz uygulamalarına karşı açık bir siyasal duruş sergiledi. Bu tavır, CHP’nin stratejik konumunu güçlendirdi ve muhalif seçmen nezdinde CHP’yi otoriter rejime karşı “sisteme itiraz eden” bir aktöre dönüştürdü.
Fakat bu direnişin anlamını topluma güçlü bir siyasal iletişimle aktarmak gerekiyor; aksi halde fotoğrafta görüldüğü gibi boşluğu iktidar dolduruyor. Servis edilen “Meclis fotoğrafı”, muhalefetin yokluğunu iktidarın meşruiyetine dönüştüren bir propaganda aracına dönüştü. Belli ki bu görüntü, önceden planlanmış bir yalnızlaştırma kurgusuydu.
CHP’nin önündeki esas görev, bu tür sembolik anlarda yalnızca tepkisel değil, yönlendirici bir politika geliştirebilmektir.
Bu dönemde, CHP, TİP ve EMEP dışındaki muhalefet partilerinin Erdoğan ile aynı karede yer almaları, sadece sembolik değil, topluma yüklenen somut bir bedel anlamına gelmektedir. Toplum, uzun süredir ağır travmalar yaşıyor; bu travmaların yarattığı tahribat ise hâlâ derinleşerek devam ediyor.
Türkiye’nin demokratik bir ülke olarak kalıp kalmayacağının tartışıldığı bu dönemde, Meclis fotoğrafı iktidarın meşruiyet krizini hafifleten ve yeni baskılar için onu daha da cesaretlendiren bir tabloya dönüştü. Bu görüntü, muhalefetin sadece yokluğu ile değil, pasifliğiyle de iktidara alan açtığını gözler önüne seriyor. Siyaset, yalnızca pozisyon almak değildir; ülkenin ve dünyanın yaşadığı krizleri doğru okuyabilme becerisidir.
Sandığın Ötesine Geçmek
Bugün dünya, kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda ideolojilerden çok liderlerin performanslarıyla biçimleniyor. Türkiye’de ise, Özgür Özel’i 19 Mart sürecinde sokağa çıkaran, büyüyen tepkisini fiili bir direnişe dönüştüren kesim, gençler ve emekçilerdi. Özel’in farklı şehirlerde on binleri bir araya getiren mitingleri, toplumsal muhalefeti yeniden canlandırdı. Ancak bu enerjinin kalıcı olması için mücadeleyi, sandığın ötesine taşımak gerekiyor. CHP’nin bunu aşan, daha kapsayıcı bir strateji geliştirmesi gerekiyor.
Düzen sınırları içinde kalan bir parti bu dönüşümü başarabilir mi, bilinmez. Ama açık olan şu: Türkiye, rızanın yerini zorun aldığı bir dönemden geçiyor. Emekten, barıştan, demokrasiden ve özgürlükten yana olanların sosyalist bir irade ile sürece müdahalesi artık her zamankinden daha gerekli.
Barış Süreci, Bir Yılın Ardından
Kürt sorunu, Türkiye’nin demokrasiyle, adaletle ve kalıcı barışla buluşmasının önündeki en temel engeldir. Bu sorun çözüme kavuşturulmadıkça, bu ülkenin demokrasi yolunda attığı her adım eksik kalacaktır. Bugün yaşadığımız hukuksuzluk, adaletsizlik, ekonomik eşitsizlik ve toplumsal kutuplaşmanın kökeninde de bu çözümsüzlük yatmaktadır.
Tüm bunlar doğru. Ne var ki Bahçeli’nin Ekim 2024’te dillendirdiği ‘barış süreci’ çağrısının üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen, komisyon oluşturma dışında iktidar cephesinden Kürt sorununa dair en küçük bir demokratik adım atılmış değil. Aksine, ülke bu süreçte daha da karardı; otoriterleşme derinleşti, siyasal alan daraldı, toplumsal baskı ağırlaştı. Oysa tarihsel deneyimler açıkça gösteriyor: Kürt sorunu, ancak demokrasi, hukuk ve insan hakları temelinde bir çözüm iradesiyle aşılabilir.
DEM ve Demokrasi Güçlerinin Sorumluluğu
DEM Parti, bir yıl önce faşizme karşı birleşik mücadele çağrısı yaparken, bugün kendi siyasal iradesini yitirmiş, demokrasi mücadelesinden uzak bir çizgiye savrulmuş durumda. Ülkedeki otoriter gidişata kayıtsız kalan, adaletsizlik ve baskılar karşısında sessizliği tercih eden bir profil çiziyor. Bu pasiflik, sadece partiyi değil, demokrasi mücadelesinin bütününü zayıflatıyor.
2017 referandumuyla başlayan süreç, Türkiye’de faşist bir rejimin adım adım kurumsallaşmasına yol açtı. Demokrasiyi ve özgürlüğü savunmak, otoriter rejimin sona ermesi için mücadele etmek, tüm demokrasi güçlerinin üstlenmesi gereken tarihsel bir görevdir. Faşizmin kurumsallaşmasını durdurmanın yolu, en geniş demokrasi cephesini inşa etmekten geçiyor. Çünkü bu rejimin sonu, yalnızca bugünün değil, ülkenin ve geleceğimizin kaderini belirleyecek bir dönüm noktasıdır.
