New York’tan Dersler, Türkiye’den Gerçekler: Başka Bir Dünya Mümkün

New York’tan Dersler, Türkiye’den Gerçekler: Başka Bir Dünya Mümkün

ABD’de kendisini açıkça sosyalist olarak tanımlayan, ezilenlerin temel sorunlarına cesurca değinen ve göçmen kimliğiyle öne çıkan Mamdani’nin, kapitalizmin kalbi New York’ta Belediye Başkanı seçilmesi, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde geniş yankı uyandırdı.

Mamdani’nin zaferi, sadece bir yerel seçim başarısı değil; sömürü düzeninin sorgulandığı bir dönemde, ötekileştirilenlerin ve emekçi sınıfların “başka bir yol mümkün” diyerek yeniden sahneye çıkışının, biriken toplumsal öfkenin ve değişim arzusunun güçlü bir politik ifadesidir. Bu sonuç, sistemin kalbinde çınlayan bir çatlak sesidir.

Kapitalizmin merkezinde yükselen bu itiraz, adaletsizliğin derinleştiği bizim gibi ülkelere yalnızca bir mesaj değil, aynı zamanda bir ayna niteliğinde. Bunu duymak ve bu aynaya bakmak gerekir, diye düşünüyorum.

Krizlerin Ülkesi: Türkiye

Türkiye uzun süredir aynı döngünün içinde debeleniyor. Krizleri fırsata çeviremeyen, tersine fırsatları krize dönüştürmeyi alışkanlık haline getiren bir siyasal aklın kıskacındayız. Bugün yaşadıklarımız yalnızca ekonomik bir çöküşün değil; siyasal tükenişin, ahlaki iflasın ve toplumsal çözülmenin de yansımasıdır.

Halkın yaşadığı sefalet sarayların ışıltılı duvarlarından görünmüyor. Ama pazarda, markette, otobüs durağında bu çöküşün izleri açıkça hissediliyor. Enflasyon rakamlarıyla süslenen sahte bir iyimserliğin ardında, yoksullaşan milyonların sessiz öfkesi birikiyor. Sofralar küçülüyor, gençlerin gözündeki umut sönüyor, emekliler ay sonunu getirememenin utancını yaşıyor. Halkın çocukları başlarını sokacak bir ev bulamazken, onların çocukları gökdelenlerin cam duvarlarından şehre bakıyor.

Bu düzende kriz, ezilenler için işsizlik, borç, ağırlaşan çalışma koşulları, açlık ve ölüm anlamına gelirken; onlar için yeni krediler, yeni ihaleler, yeni fırsatlar demek. Ve her sabah gözlerimi bu gerçeklere açtığımda kendime soruyorum: Bizim çocuklarımıza bırakacağımız dünya gerçekten böyle mi olmalı?

Ne yazık ki, Tek Adam Rejimi bu derin ekonomik çöküşün üzerini “barış” söylemleriyle örtmeye çalışıyor. Oysa barış, adaletsizliğin, eşitsizliğin ve hukuksuzluğun gölgesinde yeşermez. Yargı, siyasal iktidarın sopasına dönüşmüş; muhalif sesler kararlarla susturuluyor, medya ise propaganda aygıtına çevrilmiş durumda. Devletin kurumları çürürken liyakatin yerini sadakat, hukukun yerini keyfilik almış; tüm bunlar, iktidarın ömrünü uzatma niyetine hizmet ediyor.

Son süreçte, iç politikada muhalefete yönelik baskılar, medya üzerindeki sansür ve yargının siyasallaşması, Ekrem İmamoğlu’na istenen hapis cezası ve belediyelere uygulanan yeni sıkıştırma dalgaları, artık CHP’nin varoluşuna doğrudan saldırı niteliği taşıyor. Türkiye hızla faşizme doğru sürükleniyor. Ufukta belki sandık görünüyor, ama eşitlik, adalet ve özgürlük çoktan sandığın dışına itilmiş durumda.

Faşizme karşı mücadele, toplumun tüm kesimlerinin geleceği için elzemdir. Faşizme gidişi durdurmanın yolu, en geniş demokrasi cephesini inşa etmekten geçiyor. Bu yolda atılacak her adım mevcut düzene bir itirazın ötesine geçerek, bugünkü olumsuz gidişatı değiştirebilir.

Muhalefetin Eşiği

Türkiye’nin en büyük sorunu artık yalnızca ekonomik değil; vicdanın, aklın ve adaletin susturulması. Gerçekleri dile getirmek cesaret değil, neredeyse suç sayılıyor. Ama ben hâlâ sokaklarda, meydanlarda, mahallelerde, umudu fısıldayan bir direnç kültürü görüyorum. İşte bu direnç, örgütlü kitlelere dönüşerek siyasi alanda da somut karşılık bulmalı.

Türkiye’de siyasal muhalefet, uzun süredir iktidarın otoriterleşme eğilimine karşı etkili bir direnç geliştirmeye çalışıyor. Bu mücadelede CHP’nin demokrasi güçleriyle — başta DEM Parti ve diğer muhalefet aktörleriyle — kuracağı ilişkinin, Türkiye’nin demokratik geleceği açısından belirleyici olacağı kanaatindeyim. Bu ilişkiler sadece seçim odaklı değil, aynı zamanda rejim karşıtı bir demokrasi mücadelesi temelinde şekillenmeli. Bu eksende buluşmak, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, yerel yönetimlerin özerkliği gibi temel demokratik ilkelerde ortaklaşmakla mümkün olabilir. CHP, kadın hareketi, gençlik, çevre ve emek mücadelesi gibi toplumsal dinamiklerle de gerçek bağlar kurarak, halkın taleplerini öncelemelidir.

Kürt Meselesinde Cesaret Zamanı

CHP ile DEM Parti arasındaki ilişki, Kürt meselesi ve demokratikleşme bağlamında kritik bir eşikte duruyor. Ancak bu ilişki hâlâ temkinli, sınırlı ve çoğu zaman sadece seçim odaklı. Toplumsal taleplerin ve demokratik reflekslerin siyasetin önüne geçmesi gerektiği; sadece oy kazanmak için değil, geleceği inşa etmek için adım atılması gerektiği kanaatindeyim.

CHP, DEM Parti’yi demokratik temsilin vazgeçilmez bir aktörü olarak görmeli; Kürt meselesini ise sessizlikle değil, açık ve cesur bir siyasal duruşla ele almalıdır. Benim gözlemim, Kürt meselesinde utangaç olmanın, sessiz kalmanın demokratik süreci zedelediği yönünde. CHP, bu konuda çözüm odaklı ve eşitlikçi bir yaklaşımı cesurca dillendirmeli. DEM Parti ise, kendi iradesini ortaya koymalı; iktidarın saldırılarını gören bir yerden, CHP’nin temel hassasiyetlerini (laiklik, Cumhuriyet, sosyal adalet) gözeterek demokratik ortak zemini büyütmelidir.

Barış Süreci’nin Gerçek Yüzü

AKP-MHP ittifakının başlattığı “barış süreci” birinci yılını doldurdu. DEM Parti ve CHP, bu sürecin zamanla demokratikleşmeye evrilmesini umuyor olabilir; ancak iktidarın ne demokratikleşme ne de sürecin toplumsallaşması yönünde bir iradesi bulunmuyor. İktidarın bu yönde adım attığına dair bir emare de yok.

Süreç, iktidarın dış politikadaki manevra alanını genişletmek ve içerdeki baskı rejimini tahkim etmek için bir araç haline gelmiş durumda. Bu sürecin odak noktası, iç politikadan çok Ortadoğu’daki güvenlik dengeleridir. Yani süreç, başladığı gibi hâlâ güvenlik eksenli bir çizgide ilerliyor. Bu rejim barışı değil, kontrolü hedefliyor; Kürt meselesi de bu kontrolün bir parçası haline getiriliyor.

Demirtaş Kararı: Demokratikleşme Değil, Denklemin Gereği

AİHM’in üçüncü kararıyla yeniden gündeme gelen Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi süreci bir “demokratikleşme adımı” olarak görülmemelidir. Demirtaş’ın serbest bırakılması artık hukuki ve siyasal olarak engellenemez bir noktaya gelmiştir; uluslararası baskı ve iç dengeler bu yönde bir zorunluluk yaratmıştır. Ancak bu durumun diğer siyasi tutuklular için geçerli olmayacağı açıktır.

İktidar, Suriye’deki gelişmelerle bağlantılı olarak bölgesel güvenlik dengelerini gözetiyor. Bu nedenle, Demirtaş’ın tahliyesi esasen sürecin yönetiminde stratejik ve sembolik bir hamle olarak değerlendirilmelidir. Bu tahliye, demokratikleşmenin değil, siyasal denklemlerin bir sonucudur.

Türkiye, bir rejim krizinin ortasında, tarihsel bir yol ayrımında duruyor: Ya mevcut düzene razı olunacak, ya da eşitlik, özgürlük ve adalet temelinde yeni bir toplumsal sözleşme kurulacak. Mamdani’nin zaferi bize şunu hatırlatıyor: kapitalizmin kalbinde bile değişim mümkündür. Şimdi bu sesi Türkiye’de büyütme zamanı.

Bu yazıyı paylaş

X
WhatsApp
Telegram
Facebook
E-posta