Kalıcı Otoriterleşmeye Karşı Mücadele

Kalıcı Otoriterleşmeye Karşı Mücadele

Türkiye’de otoriterleşme kalıcı hale getirilmeye çalışılıyor: Seçimler iktidarın el değiştirme olasılığını azaltıyor, Kürt sorunu seçim mühendisliğinin bir parçası ve rejim toplumsal rızayı zorla sürdürmeye çalışıyor.

Türkiye’de yaşananlar artık geçici bir sertleşme ya da dönemsel bir siyasal kriz olarak okunamaz. Karşı karşıya olduğumuz tablo, istisnai bir dönem değil; kurumsallaşma sürecine girmiş bir otoriterleşme biçimidir. 2016 sonrasında şekillenen rejim, bugün yalnızca siyasal tercihlerle değil, devlet aygıtının yeniden yapılandırılması üzerinden sistemli biçimde tahkim edilmektedir.

Bu yeniden yapılandırma süreci özellikle yargı, medya, güvenlik aygıtı ve kayyım mekanizması üzerinden kurumsallaştırılıyor. Dün yalnızca Kürt siyasetini hedef alan yöntemler, bugün muhalefet partilerinden belediyelere; gazetecilerden akademisyenlere, sendikalardan öğrencilere kadar geniş bir toplumsal alanı kuşatmış durumda. Siyasal alan bilinçli biçimde daraltılıyor; muhalefet ise denetlenebilir ve sınırları çizilmiş bir çerçeveye zorlanıyor.

Final Seçim ve Rejimin Tahkimi

Gelinen noktada hedef açıktır: Erdoğan’ın liderliğini mümkün olan en uzun vadeye taşımak. İnşa edilmek istenen model, sandığın varlığını koruduğu, ancak iktidarın el değiştirme ihtimalini fiilen ortadan kaldırdığı bir rejimdir. Seçimler meşruiyet üretir, fakat iktidarı değiştirmez.

Bu modele, Rusya’da Vladimir Putin’in ve Azerbaycan’da İlham Aliyev’in inşa ettiği rejimler örnek olarak gösteriliyor. Bu çerçevede iktidarın yetkilerini olağan demokratik süreçlerle devretmeye dönük bir irade göstermediği açıktır. Ancak iktidar, uluslararası meşruiyeti sürdürebilmek için kontrollü bir ‘final seçimine’ ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacın rejim açısından kaçınılmaz bir eşik haline geldiği söylenebilir.

Ne var ki bu süreci taşıyacak ekonomik kaynaklar büyük ölçüde tükenmiştir. Bu nedenle yeni bir seçim ekonomisi devreye sokulmak istenmektedir: elde kalan kamu varlıklarının özelleştirilmesi, köprü ve otoyolların satışı, dış finansman kanallarının zorlanması… Amaç, 2027 seçimleri öncesinde sınırlı bir ekonomik rahatlama üzerinden geçici bir refah algısı yaratarak toplumsal rıza üretmek ve seçmen davranışını şekillendirmektir.

Bu stratejinin dikkat çeken boyutlarından biri de Bilal Erdoğan’ın giderek artan siyasal görünürlüğüdür. Bu tablo, iktidarın gücü aile ekseninde kalıcılaştırma arayışına işaret ediyor.

Yargı ve Güvenlik Üzerinden Tasfiye

Ekonomik alandaki manevralar yön değişimine işaret etmiyor. Aksine, bu iktidar sürdüğü sürece rejimin istikameti açık: Otoriterleşme derinleşerek devam edecek. Burada bir geri dönüş emaresi görmek zor.

Yargı ve İçişleri alanındaki atamalar, iktidarın açık bir sertleşme mesajı verdiğini gösteriyor. Savunma hakkını hedef alan açıklamalardan muhalefete dönük yargı süreçlerine; milletvekillerinin cezaevlerindeki görüşmelerine getirilen fiili engellerden CHP kurultay davası ve İBB dosyasının siyasal gerekçelerle yeniden kurgulanmasına kadar uzanan tablo, bu yönelimin tesadüf olmadığını ortaya koyuyor. Amaç açıktır: Muhalefeti baskı altına almak, CHP’yi yargı mekanizması üzerinden adım adım zayıflatmak, istikrarsızlaştırmak ve nihayetinde siyasal tasfiyeye sürüklemek. Bu bağlamda, iktidarı rahatsız eden haberlere imza atan gazeteci Ali Can Uludağ’ın tutuklanması, yargı–güvenlik eksenli yeni baskı döneminin önemli eşiklerinden biridir.

Demokratik Direniş mi, Kontrollü Normalleşme mi?

İnşa edilmek istenen model karşısında asıl belirleyici soru, muhalefetin nasıl bir hat kuracağıdır. Bana göre CHP açısından mesele artık yalnızca bir seçim stratejisi değil; doğrudan siyasal varlık meselesidir: Rejimle kontrollü bir normalleşme mi, yoksa açık bir demokratik direniş hattı mı?

Siyaseti sandığa sıkıştırmak, otoriterleşmenin yapısal karakterini görmezden gelmektir. Rejim yalnızca seçim mekanizması üzerinden değil; yargıdan medyaya, güvenlikten ekonomiye uzanan bütünlüklü bir tahkimatla inşa edilmektedir. Bugün, tüm eksikliklerine rağmen CHP etrafında oluşan direnç bana hâlâ bir umut ışığı sunuyor. Ancak bu imkânın büyüyebilmesi için, 19 Mart sürecinde olduğu gibi, toplumun farklı kesimlerini buluşturan bir mücadele birliğinin yeniden inşa edilmesine ihtiyaç vardır. Bu mücadele yalnızca mitinglerle değil; sendikalar, meslek örgütleri, gençlik hareketleri ve tüm demokratik güçlerle örülecek sürekli bir toplumsal basınçla mümkündür.

CHP bugüne kadar Türk-İş ve DİSK gibi işçi sınıfının örgütlü güçlerini sürece yeterince dahil edememiştir. Oysa kalıcı otoriterleşmeye karşı mücadelenin başarısı, bu toplumsal zeminin güçlendirilmesine bağlıdır. Zira kurulmaya çalışılan düzen, sınıfsal alanın ötesine geçiyor; kimlikleri ve siyasal temsili de kapsıyor. Kürt sorunu da bu yeniden dizaynın dışında değil.

Çözüm Değil, Seçim Stratejisi

Buna karşın, ortada bir demokratikleşme programı bulunmuyor. “Süreç” olarak sunulan girişim, seçim riskine karşı geliştirilmiş siyasal bir manevra niteliği taşıyor. Erdoğan için temel mesele Kürt sorununun kalıcı çözümü değil, iktidarın sürekliliğidir. Ekonomik krizin derinleştiği ve rejimin toplumsal meşruiyetinin aşındığı bir tabloda, Kürt oylarının belirleyici ağırlığı daha da artmış durumda.

Bölgesel gelişmeler etkili olmakla birlikte, bu hamlenin baştan beri öncelikle iç siyasete dönük tasarlandığı görülüyor. İktidar–muhalefet dengesini yeniden şekillendirmeyi ve seçim aritmetiğini güvence altına almayı hedefliyor.

Rıza Mekanizması: Öcalan Üzerinden Siyasal Alanın Dizaynı

Denklemin merkezine yeniden Öcalan yerleştiriliyor. Amaç, Kürt siyasal alanını bu eksen üzerinden denetim altına almak ve olası bir seçim sürecinde rejim lehine rıza üretmek.

DEM Parti bu planın kilit halkasıdır. Bir dönem muhalefetin en dinamik unsurlarından biri olan parti, siyasal inisiyatifini İmralı eksenine bağlayan bir konuma sürüklenmiştir. DEM, rejimle ‘uyumlu’ hâle getirilerek bağımsız bir aktör olma niteliğini yitirmiştir; bu, iktidarın muhalefeti parçalama ve etkisizleştirme stratejisinin önemli bir parçasıdır.

İktidarın hesabı üç başlıkta toplanıyor: anayasa değişikliği için destek sağlamak, erken seçim için gerekli Meclis aritmetiğini oluşturmak ve cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürt oylarının yönelimini belirlemek. Bu üç başlık, Öcalan üzerinden üretilecek rıza mekanizmasının bir parçası olarak kurgulanmış ve bu plan, siyasal çözümden çok seçim mühendisliğine işaret ediyor.

Çözüm Değil, Kontrollü Entegrasyon

Tam da bu noktada temel bir çelişki ortaya çıkıyor: Eğer gerçekten bir çözüm iradesi olsaydı, somut ve yapısal adımlar atılmış olurdu. Oysa bugüne kadar hak ve özgürlükler alanında kayda değer hiçbir düzenleme yapılmadı. “Terörsüz Türkiye” söylemi ise siyasal mühendisliğin ambalajından ibaret. Bu koşullarda gerçek bir çözümden söz etmek mümkün değildir.

Suriye’deki tablo ve Rojava’daki son durum, Öcalan çevresi ve DEM tarafından bir kazanım gibi sunulmaya çalışıldı. Oysa sahadaki gerçeklik Suriye Demokratik Güçleri (SDG) açısından dahi kırılgan ve belirsizdir. Özerk yönetimin alansal küçülmesi ve içerideki sürece yönelik güvensizlik, Öcalan’ın siyasal ağırlığını aşındıran bir tablo ortaya koyuyor.

Bu durum, yukarıdan dizayn edilen bir sürecin toplumsal karşılığının otomatik olmayacağını göstermektedir. Nitekim Kürt kamuoyunda Öcalan’ın çağrılarına güçlü bir destek bulunduğunu gösteren bir tablo yoktur; bugüne kadar yapılan çağrılar, beklenen ölçüde bir toplumsal heyecan yaratmış değildir. DEM tabanı ile parti yönetimi arasındaki mesafe giderek açılıyor ve bu tepkiler zaman içinde yeni siyasi seçeneklerin doğmasına da yol açabilir.

Bu çerçevede gündeme getirilen “Demokratik Türkiye Partisi” gibi yeni siyasal oluşum tartışmaları, Kürt sorununu çözmekten ziyade Kürt siyasal alanını rejimle uyumlu hale getirmeyi amaçlayan kontrollü bir entegrasyon arayışına işaret etmektedir. Sorunu çözmek yerine erteleyen ve geleceğe daha ağır yükler bırakan bir yönelim söz konusudur.

Sertleşen Rejim, Büyüyen Sorumluluk

Önümüzdeki dönemde yargı, medya ve güvenlik aygıtının daha koordineli biçimde devreye sokulması şaşırtıcı olmayacaktır. Dışarıda “bölgesel güç” iddiası büyütülürken, içeride siyasal alan çok boyutlu bir baskı ve denetim rejimiyle yeniden şekillendirilmektedir.

Tam da bu yazının kaleme alındığı saatlerde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, bölgesel gerilimi yeni bir eşiğe taşımış durumda. Böyle bir atmosfer, içeride güvenlik merkezli siyaset anlayışının daha da tahkim edilmesine elverişli bir zemin yaratıyor.

Bu ortamda, bugün yaşanan tablo bir “barış süreci” değil; rejimin kendini tahkim etme hamlesidir. Kürt sorunu çözülmek için değil, yalnızca seçim kazanmak için masadadır.

Tarihsel deneyim, benzer otoriterleşme süreçlerinde sertleşmenin çoğu zaman güçten değil zayıflıktan beslendiğini gösteriyor. Bu bağlamda, otoriter rejimler en sert göründükleri anda çoğu zaman en kırılgan evrelerindedir. Hiçbir siyasal düzen toplumsal rızayı sonsuza kadar zor yoluyla sürdüremez.

Bu nedenle kalıcı otoriterleşmeye karşı mücadele yalnızca bir seçim meselesi değildir; Türkiye’nin siyasal geleceğini belirleyecek tarihsel bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk, yalnızca siyaset kurumunun değil, toplumun tüm kesimlerinin omuzlarındadır.

Bu yazıyı paylaş

X
WhatsApp
Telegram
Facebook
E-posta