Venezuela Üzerinden Okunan Emperyalist Zorbalık

Venezuela Üzerinden Okunan Emperyalist Zorbalık

Venezüela’ya yönelik saldırı, yalnızca Latin Amerika’ya değil, dünyaya verilmiş bir gözdağıdır.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı, yalnızca bir dış politika hamlesi ya da bölgesel bir kriz olarak okunamaz. Bu hamle, Trump yönetimiyle birlikte belirginleşen, ABD’nin dünyayı belirsizlik ve kaosa sürükleyen açık zor politikasının bir parçasıdır. Yaşananlar, geçici bir liderlik krizinden çok daha fazlasını anlatıyor; kapitalizmin giderek daha pervasız ve daha barbar bir evresini yaşadığımızı gösteriyor. Venezuela ise bu evrenin en açık biçimde sahnelendiği alanlardan biridir.

Yaklaşık yarım yüzyıldır dünyaya egemen olan neoliberal düzen, yalnızca ekonomik yapıları değil, siyasal rejimleri de dönüştürerek otoriterleşmeyi derinleştirdi. Burjuva hukuku içinde, seçimlerle gelip giden ve kurumsal dengelerin çizdiği sınırlar içinde hareket eden liderler dönemi artık kapandı. Uluslararası anlaşmaları ve hukuku “ayak bağı” gören, gücü denetimsiz ve sınırsız kullanmayı olağanlaştıran otoriter liderlerin öne çıktığı bir çağdayız. Bu dönüşüm, yalnızca küresel ölçekte değil; emperyalist ülkelerin kendi iç siyasetlerinde de saldırganlığa, hatta haydutluğa varan biçimleriyle artık daha görünür hâle geldi.

Hukuksuzluk İçeride de Dışarıda da

Venezuela’da Maduro ve eşinin bir gece yarısı operasyonuyla ülkeden kaçırılması, uluslararası hukukun nasıl askıya alındığını açık biçimde ortaya koydu. Ancak bu hukuksuzluğun yalnızca sınır ötesi müdahalelere özgü olmadığını gösteren örnek çok geçmeden ABD’nin kendi içinden geldi. Minneapolis’te 32 yaşında, üç çocuk annesi bir kadının arabasında federal göçmen polisi (ICE) tarafından vurularak öldürülmesi, zorbalığın ve hukuksuzluğun sistemin bizzat kendi içinde de ortaya çıktığını gösterdi. Trump yönetimi, Maduro’nun kaçırılmasını “uyuşturucu ticareti” söylemleriyle meşrulaştırmaya çalışırken, bu cinayeti de “yerli terörist” söylemiyle savundu; böylece hukuksuzluk hem içeride hem dışarıda aynı siyasal dil ve yöntemlerle normalleştirildi. Bütün bu tablo, ABD’nin hem içeride hem dışarıda kanunsuzluğu ve pervasızlığı kurumsallaştırdığını gözler önüne seriyor.

Ne var ki bu baskı ve korkutma siyaseti, beklendiği gibi bir suskunluk yaratmadı. Minneapolis’ten başlayarak birçok kentte insanlar sokağa çıktı; ICE operasyonlarını, göçmenlere yönelik baskıyı ve federal polis şiddetini hedef alan kitlesel protestolar yükseldi. Bu tepki dalgası, hukuksuzluğun sıradanlaştırılmasına karşı toplumsal itirazın hâlâ canlı olduğunu ve baskı arttıkça direnişin de kaçınılmaz biçimde açığa çıktığını gösterdi.

Geçmişte Amerikan emperyalizmi savaşlarını demokrasi ve insan hakları söylemleriyle perdelemeye çalışırdı. Venezuela’ya yönelik saldırıda bu kez “uyuşturucu ticaretiyle mücadele” söylemi, meşruiyet kılıfı olarak devreye sokuldu. Trump yönetimi saldırıyla birlikte maskeyi tamamen bir kenara bıraktı ve asıl hedefin Venezuela’nın petrol kaynakları üzerindeki denetim olduğunu pervasızca ilan etti. Bu tutum, Latin Amerika’da halkların sol değerler temelinde verdiği özgürlük ve bağımsızlık mücadelesiyle elde ettiği kazanımları tasfiye etmeyi ve bölgeyi yeniden emperyalizmin “arka bahçesi”ne dönüştürmeyi amaçlayan açık bir müdahale niteliği taşıyor.

Trump yönetiminin uluslararası hukuku ve kurumları hoyratça yok sayması da tesadüf değil. Birleşmiş Milletler’le bağlantılı olanlar dâhil 66 uluslararası kuruluştan çekilme kararı, bu zihniyetin somut göstergesi. Açıklanan Ulusal Strateji Belgesi ise tabloyu daha da netleştiriyor: Batı yarımküresi açık biçimde ABD’nin nüfuz alanı ilan ediliyor. Görünen o ki ABD yalnızca kuralları çiğnemekle kalmıyor; kendi tarihsel doktrinlerini de güncelleyerek yeniden sahaya sürüyor.

Monroe Doktrini Çin’e Karşı

19. yüzyıldan kalma Monroe Doktrini bu kez Avrupalı güçlere değil, Çin’e karşı güncellenmiş durumda. Mesaj net: Kuzey ve Güney Amerika’ya giremezsin. Oysa dünya çoktan değişti. Yirmi yıl önce Güney Amerika’nın başlıca ticaret ortağı ABD’yken, bugün neredeyse tüm ülkelerde bu rolü Çin üstlenmiş durumda. Washington bunun farkında.

ABD yönetimi, yapay zekâdan kritik teknolojilere kadar uzanan alanlarda Çin’i yakalayamazsa küresel hegemonya konumunu kaybedeceğini biliyor ve bu kaygıyla hareket ediyor. “Yarın çok geç” duygusu, Washington’u giderek daha saldırgan, daha pervasız ve daha hukuksuz bir hatta itiyor. Batı yarımküresini zor yoluyla tahkim etme girişimi, bu paniğin sahaya yansımış en somut hâlidir.

Bu küresel rekabet, ABD’nin Latin Amerika’daki siyasal mühendislik faaliyetlerini belirgin biçimde sertleştirmiş durumda. Arjantin, Paraguay, Ekvator, Peru, Honduras ve Bolivya gibi ülkelerde gerici, hatta faşizan güçlerin desteklenerek sandık yoluyla iktidara taşınması bu sürecin ilk evresini oluşturdu. Ancak gelinen aşamada rıza üretme çabası büyük ölçüde terk edilmiş, doğrudan zor politikaları devreye sokulmuştur. Venezuela örneği, ABD’nin Latin Amerika’yı bütünüyle kendi hegemonya alanı içinde tutma ve Çin’in bölgedeki etkisini kırma hedefinin en açık ifadesidir. Bu tablo, Latin Amerika ülkelerinde ezilen ve sömürülen halklar açısından Bolivarcı siyasal çizginin bir çıkış yolu sunmadığı gerçeğini de artık daha görünür hâle getirmektedir.

Zor Politikası ve Kaçınılmaz Soru

Venezuela’ya yönelen baskı yeni değil. Ekonomik kuşatmalar, siyasi müdahaleler ve askeri tehditler uzun süredir halkların iradesini kırmanın sistematik araçları olarak devreye sokuluyor. Filistin’de süren işgal, Gazze’de yaşanan yıkım ve abluka, İran’a yönelik tehdit ve yaptırımlar, Yemen’de bitmeyen savaş, Suriye’deki çatışmalar ve Ukrayna’daki büyük güç rekabeti, aynı zincirin farklı halkalarını oluşturuyor.

Benim aklımdan ise sürekli aynı soru geçiyor: Yaşadığımız bu kriz, emperyalist düzenin çözülüşüne mi işaret ediyor, yoksa daha karanlık bir felaketler döneminin eşiğinde miyiz? Halkların direnişi mi belirleyici olacak, yoksa büyük güçlerin çıkar hesapları mı ağır basacak? Bu soruların yanıtı bugün net olmayabilir. Ama bildiğimiz bir şey var: Tarih, saraylarda değil, halkların iradesiyle yazılır

ABD’nin Venezuela’ya saldırısı, yalnızca bir ülkenin bağımsızlığına değil, Latin Amerika’nın geleceğine yönelik bir müdahaledir; aynı zamanda dünyaya verilmiş açık bir gözdağıdır. Ancak tarih şunu da gösterir: Baskının yoğunlaştığı her kırılma anı, direnişin yeni biçimler bularak ortaya çıktığı anlardır. Otoriter liderlerin ve doğrudan baskı politikalarının damgasını vurduğu bu dönemde, Latin Amerika halklarının özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi yalnızca kendi geleceklerini değil, aynı zamanda küresel dengelerin yeniden şekillenmesini de belirleyecektir.

Bu nedenle Venezuela’da, Güney Amerika’da ve dünyanın dört bir yanında ezilenlerin ortak mücadelesi ve dayanışması, emperyalist kuşatma ve otoriter karanlığa karşı hâlâ en güçlü umuttur.

Bu yazıyı paylaş

X
WhatsApp
Telegram
Facebook
E-posta