AKP’nin yirmi üç yıllık iktidarı, Türkiye’de yalnızca bir siyasal dönemi değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve ekonomik dönüşümü de temsil etmektedir. Bugünü anlamak, yalnızca güncel siyasi tartışmalara bakmakla mümkün değildir; iktidarın hangi tarihsel zeminde yükseldiğini ve bu zemini nasıl otoriter bir yönetim biçimine dönüştürdüğünü birlikte ele almak gerekir.
Ancak bu dönüşümü yalnızca son yirmi üç yılın siyasal dinamikleriyle açıklamak yeterli değildir. Daha geriye uzanan tarihsel bir süreklilik, bugünkü yapının anlaşılması açısından belirleyici bir arka plan sunmaktadır.
Tarihsel Süreklilik ve Devlet Algısı
Bu nedenle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet ile toplum arasındaki ilişkinin sürekliliği; devlet algısını, otoriteye bakışı ve siyasal itaat biçimlerini bugüne taşıyan belirleyici bir arka plan sunmaktadır. Bu süreklilik bugünü anlamak açısından belirleyicidir.
Osmanlı döneminde saraya dayanan “devletlû” bir sınıf ile onun otoritesi altında ağır vergi yükü taşıyan geniş halk kesimleri arasında belirgin bir hiyerarşik yapı vardı. Cumhuriyet bu yapıyı bütünüyle tasfiye etmek yerine önemli ölçüde devraldı ve farklı biçimlerde yeniden üretti. Bu nedenle devlet algısı, toplumsal hafızada kesintisiz biçimde varlığını sürdürdü.
Bugün Türkiye’de devlet, geniş kesimler tarafından hâlâ sorgulanamaz, kutsal ve mutlak bir güç olarak algılanmaktadır. “Devlet baba” anlayışı, yurttaşlık bilincinin önüne geçerek itaat kültürünü beslemekte; devletin her koşulda haklı olduğu yönündeki kabulü pekiştirmektedir. Bu yaklaşım, yalnızca bir düşünsel çerçeve değil, aynı zamanda toplumsal davranışa dönüşmüş güçlü bir refleks niteliği taşımaktadır. Bu tarihsel ve toplumsal zemin, Türkiye’de siyasal iktidarların meşruiyet üretme biçimlerini de doğrudan belirlemiştir.
AKP’nin Yükselişi ve Siyasal Meşruiyet Zemini
AKP, 2001 ekonomik krizinin yarattığı siyasal çöküş ortamında iktidara gelmiştir. Millî Görüş geleneğinden kopuş söylemiyle kendisini merkezde konumlandırmış, muhafazakâr kimliğini geri planda tutarak pragmatik bir siyasal çizgi izlemiştir. Avrupa Birliği süreci, demokratikleşme söylemi ve küresel sermayeyle uyumlu ekonomi politikaları, yalnızca uluslararası meşruiyet sağlamakla kalmamış; merkez sağdan sol liberal çevrelere uzanan geniş bir toplumsal rıza da üretmiştir.
Ancak 2013 sonrasında dış kaynak ve sıcak para akışına dayalı büyüme modeli tıkanmıştır. Gezi Direnişi toplumsal meşruiyeti sarsmış, AKP-Cemaat ittifakının dağılmasıyla siyasal denge bozulmuş ve rejim krizi derinleşmiştir. Bu kırılma, otoriter yönetim modeline geçişi hızlandırmış; 2016 darbe girişimi ise bu sürecin kurumsallaşmasında kritik bir eşik olmuştur.
Muhalefetin Sınırları ve CHP’nin Açmazı
Bu süreçte MHP’nin de dahil olduğu yeni ittifak yapılarıyla otoriter kurumsallaşma derinleşirken, muhalefet hem siyasal hem de toplumsal düzeyde zayıflatılmıştır. Ancak bunda yalnızca iktidarın baskısı değil, muhalefetin tercihleri de belirleyici olmuştur.
Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, uzun yıllar boyunca eleştirel ve dönüştürücü bir muhalefet hattı kurmak yerine çoğu zaman iktidarın belirlediği dar siyasal alan içinde hareket etti. Sağa açılma arayışları, sokak muhalefetinde sergilenen edilgen tutum ve toplumsal mücadelelerle güçlü bağlar kurulamaması bu yaklaşımın en somut göstergeleriydi.
Özgür Özel liderliğindeki CHP açısından 19 Mart süreci önemli bir kırılma anıydı; ancak bu fırsat etkili biçimde değerlendirilemedi ve rejimi sarsacak daha sert, örgütlü bir mücadele hattı yerine daha kontrollü bir çizgi tercih edildi. Bu yaklaşım, süreci erken seçime zorlamayı hedefleyen haftalık mitingler döngüsüne sıkıştırmış ve zamanla oluşan siyasal ivmenin zayıflamasına yol açmıştır.
Bugün CHP’nin en temel eksikliği tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Parti her ne kadar geçmişe kıyasla daha hareketli ve görünür bir siyasal çizgi izlemeye başlamış olsa da, mitingler ve sert eleştiriler bu süreci kalıcı ve örgütlü bir toplumsal mücadeleye dönüştürememektedir. Eylemler çoğu zaman anlık tepkiler olarak kalmakta, bir sonraki aşamaya evrilememektedir. Oysa mitinglerin gerçek bir siyasal güce dönüşebilmesi, ancak örgütlenme, dayanışma ve alternatif bir siyasal programla bütünleşmesiyle mümkündür.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’li belediyelere yönelik operasyonlar ve partiyi siyasal alanın dışına itmeye dönük hamleler sürerken, ortaya çıkan gelişmeler iktidarın CHP’ye yönelik daha kapsamlı bir siyasal müdahale hazırlığında olduğunu göstermektedir. Adalet ve İçişleri Bakanlıklarına yapılan atamalar bu sürecin idari sınırları aşan bir yeniden dizayn hamlesine dönüştüğünü göstermektedir. Gülistan Doku dosyasının yıllar sonra aniden yeniden gündeme taşınması ve hızla ilerletilmesi, ilgili bakana toplumsal meşruiyet kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Buna paralel biçimde, CHP eski genel başkanının medyada yeniden görünür hale gelmesi ise “mutlak butlan” tartışmalarını canlandırarak parti içi dengeler üzerinden yeni bir müdahale zeminine işaret etmektedir.
Tüm bu gelişmeler, meselenin yalnızca CHP’nin siyasal tercihleriyle sınırlı olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. CHP’nin, oluşturulmak istenen rejimin önündeki başlıca siyasal engellerden biri olarak konumlandırıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle cumhurbaşkanı adaylarının yargı süreçleriyle seçim denkleminden dışlanması ve partinin siyasal meşruiyetinin tartışmalı hale getirilmesi, bu müdahalenin temel araçları olarak devreye sokulmaktadır. Özgür Özel bu tabloyu bir “var olma mücadelesi” olarak tanımlasa da, “ara seçim” gibi arayışlara rağmen çözümü büyük ölçüde erken seçimde görmektedir.
Bu koşullar altında erken seçim eksenli siyaset, güçlü ve örgütlü bir muhalefet stratejisiyle birleşmediği sürece rejimle gerçek bir güç mücadelesi kurmak mümkün görünmemektedir. Sandık elbette önemlidir; ancak tek başına belirleyici değildir. Aksi halde muhalefet, otoriterleşmeyi geriletmek bir yana, onun çizdiği sınırlar içinde kalmaya mahkûm olur.
Siyasal Alanın Daralması, Ekonomik Kriz ve Toplumsal Çözülme
Otoriterleşme süreci kimi zaman yasal düzenlemelerle adım adım, kimi zaman sert müdahalelerle hızlanarak ilerlemektedir. Bu süreç yalnızca siyasal alanı daraltmakla kalmamakta, ekonomik krizle birleşerek toplumsal yaşamı da doğrudan etkilemektedir.
Yüksek enflasyon, işsizlik ve düşük ücret politikaları geniş halk kesimlerini derin biçimde yoksullaştırmıştır. Ekonomik kriz böylece yalnızca bir sonuç olmaktan çıkmış, bilinçli bir yönetim tercihine dönüşmüştür. Son dönemde artan okul şiddeti olayları ise bu yapısal krizin en görünür toplumsal yansımalarından biridir. Derinleşen eşitsizlikler, yaygınlaşan geleceksizlik duygusu ve gençler üzerindeki çok yönlü baskı, şiddeti besleyen bir toplumsal zemine dönüşmektedir.
Rejimin Niteliği ve Toplumsal Etkileri
Ortaya çıkan tablo, yalnızca ekonomik bir kriz ya da basit bir iktidar değişimi meselesi değildir; daha derin bir yapısal dönüşüme işaret etmektedir. Siyasal itiraz alanı giderek daralmakta, “hayır” deme kapasitesi zayıflamakta ve demokratik mekanizmalar işlevsizleşmektedir. Yargı, medya ve güvenlik aygıtlarının eş zamanlı kullanımıyla muhalefet partileri, yerel yönetimler, sendikalar ve sivil toplum yapıları sürekli baskı altında tutulmakta; medyada eleştirel sesler susturulmakta, grevler ve işçi eylemleri ya yasaklanmakta ya da bastırılmaktadır. Gazeteciler, aydınlar ve sendika temsilcileri gözaltı ve tutuklama süreçleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Türkiye’de siyasal yaşam, tarihsel olarak darbelerle kesintiye uğramış olsa da, bugün yaşanan ölçekte bir daralma nadiren görülmüştür.
Bu nedenle yaşananlar, Türkiye’nin siyasal tarihinde gelinen noktayı yüzeysel karşılaştırmaların ötesine geçen bir okumayı zorunlu kılmaktadır. Ortaya çıkan tablo, rejimin niteliğinde köklü bir değişime işaret etmektedir.
Çıkış Yolu: Birleşik Mücadele ve Demokrasi Cephesi
Türkiye bugün açık bir yol ayrımında duruyor. Bu koşullarda yalnızca seçimlere odaklanan bir siyaset anlayışı, mevcut gidişatı değiştirmeye yetmiyor. Tek adam rejiminin yarattığı ekonomik ve toplumsal tahribata karşı, farklı toplumsal kesimlerin birlikte hareket edebileceği ortak bir mücadele hattına her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.
Emek, demokrasi, barış ve özgürlük ekseninde; sokakta, meydanlarda, üniversitelerde, sendikalarda ve sivil toplumda karşılık bulan güçlü bir demokrasi zemini kurulmadan bu sürecin geriye çevrilmesi zor görünüyor. Bu yüzden geniş ve kapsayıcı bir toplumsal-siyasal birliktelik artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş durumda.
2027 seçimleri de bu açıdan kritik bir eşik olarak önümüzde duruyor. Zaman daralırken, demokrasi güçlerinin daha net, daha kararlı ve ortak bir strateji üretmesi gerekiyor. Başta CHP olmak üzere DEM Parti ve diğer muhalefet güçlerinin, parçalı ve tereddütlü yaklaşımları geride bırakıp ortak demokrasi talepleri etrafında daha güçlü bir siyasal hat oluşturması önem kazanıyor. Bu birliktelik içinde Kürt siyasal hareketinin yer almadığı bir mücadele hattının başarı şansı ise oldukça sınırlı kalacaktır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, erken seçim tartışmalarını da içeren ama bunun ötesine geçen, en geniş demokrasi cephesinin açık ve kararlı biçimde yan yana gelmesidir. İktidarın bölgesel gerilimleri, özellikle İran eksenli gelişmeler üzerinden iç siyaseti tahkim etmeye ve Kürt meselesini sürekli ertelemeye dönük bir strateji izlediği de giderek daha görünür hale geliyor
Bu tablo, Kürt siyasal hareketi açısından da daha net bir siyasal duruşu zorunlu kılıyor. Eğer ülkede demokratikleşme ve demokratik bir cumhuriyet hedefi sahiden savunuluyorsa, bunun mevcut siyasal düzenin değişmesiyle mümkün olacağı artık daha açık biçimde görülmektedir
Bu çerçevede Kürt siyasal hareketi temsilcilerinin yalnızca müzakere süreçlerine sıkışmadan, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ortak zemininde daha aktif bir rol üstlenmesi gerekmektedir. Benzer şekilde CHP’nin de Kürt sorununun demokratik çözümüne daha cesur ve kapsayıcı bir yaklaşım geliştirmesi, muhalefetin toplumsal etkisini güçlendirecek temel adımlardan biri olacaktır.
Sokaktan meclise uzanan birleşik ve örgütlü bir mücadele hattı kurulabildiği ölçüde mevcut otoriter yapı ile gerçek bir kopuş mümkün olabilir.
Sonuçta mesele yalnızca bir seçim kazanmak değil; sürekliliği olan, örgütlü ve dayanıklı bir toplumsal güç inşa edebilmektir. Gerçek değişim, sandığın ötesine geçerek hayatın tüm alanlarında kurulan dayanışmayla mümkündür. Aksi halde yaşananlar, bir geçiş dönemi olmaktan çıkıp kalıcı bir rejim biçimine dönüşebilir.
