Siyasetin Yeni Eşiği: Barış Süreci mi, Baskıcı Rejim mi?

Siyasetin Yeni Eşiği: Barış Süreci mi, Baskıcı Rejim mi?

Türkiye’nin bugünkü fotoğrafına iyi bakmak gerekiyor. 19 Mart’tan bu yana süren baskı dalgası, kırk yıllık çatışmayı bitirmeyi hedefleyen barış hattıyla yan yana yürütülüyor. Bu iki hattın eşzamanlı işlemesi tesadüf değil; rıza üretemeyen iktidarın tek çaresi kaldı: muhalefeti parçalamak ve etkisizleştirmek…

CHP’ye karşı tarihte görülmemiş bir olağanüstü hâl rejimi dayatılırken, barış süreci ise Kürt siyasal hareketini yedeklemek için araçsallaştırılıyor. Uzun hazırlıkların ardından iktidar, siyaseten meşruiyet kazanamayacağını görerek siyasal ömrünü uzatmak için bu stratejiyi devreye sokmuş durumda.

CHP’nin Kurultayı ve Yeni Mücadele Hattı

İktidarın CHP’yi tasfiye etmeye dönük hamleleri sürerken, CHP 39. Olağan Kurultayı’nı geride bıraktı. Kurultay, bu baskıya karşı bir direnç hattı oluştururken aynı zamanda yeni bir mücadele dönemi için kapı araladı. Sonuçta hiçbir iktidar, karşısında örgütlü ve kararlı bir mücadele yoksa kolay kolay değişmez. CHP bugün bu mücadeleyi üstlenerek iktidarı hedefleyen bir muhalefet gücü olarak yeniden ortaya çıkıyor.

Ancak CHP bu mücadele hattını örerken, iktidarın refleksi de gecikmedi: yargı silahıyla taarruz yoğunlaştı. CHP’ye farklı gerekçelerle karşı olunabilir; fakat antidemokratik uygulamalara, yargıdaki siyasal operasyonlara, müdahalelere ve kayyım pratiklerine karşı çıkmak artık yalnızca bir tercih değil, bir zorunluluktur. CHP’yi çok daha sert bir süreç bekliyor: davalar, kayyım baskısı, anayasa tartışmaları ve hatta kapatma davası ihtimali… Bu mücadele yalnızca CHP’nin değil, Türkiye siyasetinin geleceğini belirleyecek bir eşiktir.

Barış Sürecinin Araçsallaştırılması, Baskı ve Daralan Siyaset Alanı

Bugün yaşananlar, siyasi haritanın yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı kritik bir dönemi işaret ediyor. İktidar, barış sürecini demokratikleşme umuduyla değil, rejimi tahkim etmek için kullanıyor. DEM Parti de bu stratejinin bir parçası hâline getirilmeye çalışılıyor. İmralı heyetine üye vermeme kararının yarattığı tartışmalara rağmen, asıl ihtiyaç CHP ile DEM’in karşılıklı muhalefeti sürdürmek yerine barış ve demokrasi mücadelesinde yan yana durmalarıdır. Bu yüzden, Türkiye’nin geleceğinde belirleyici olacak olan tam da böyle bir dayanışmadır.

Tam da bu noktada barış sürecinin dış boyutu öne çıkıyor. Süreç, içeriden toplumsallaşarak değil, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi bağlamında ABD ve bölgesel güçler nezdinde başlatıldı ve Türkiye’de bir devlet siyaseti olarak kurgulandı. Zayıflayan ve etki alanı daralan iktidar, hem içeride tabanını genişletmek hem de dışarıda bölgesel güç iddiasını canlandırmak için Kürtlerle yeni bir siyasal hat vaat etti.

Bu yaklaşımda demokratikleşme ya da gerçek bir çözüm iradesi yok. Amaç, bölgenin paylaşım kavgasında Kürtleri yanına alarak Öcalan üzerinden alan açmak, içeride Kürt siyasetini tarafsızlaştırıp muhalefetten koparmak ve yeni anayasa süreciyle rejimi sağlamlaştırmaktır. Kısacası sürecin merkezinde demokratik dönüşüm değil, rejimin bekası bulunuyor.

Dayanışmayı zorlaştıran tablo da burada netleşiyor: Bir yanda CHP ve yerel yönetimlere yönelik baskılar sürüyor, diğer yanda Kürt siyasi hareketi kendi taleplerinden uzaklaştırılmak isteniyor. Kürtler açısından koşullar giderek ağırlaşıyor; süreci onların ihtiyaçları değil, iktidarın bölgesel planları belirliyor.

CHP’nin Değişen Yaklaşımı, İktidarın Merkezileşme Politikaları ve DEM’in Sessizliği

İmralı görüşmeleri çözüm üretmiyor; ancak sürecin yönünü belirleyebilecek aktörlerden biri hâlâ CHP. Bugün CHP, tarihte ilk kez parti programına “eşit yurttaşlık”, “ana dilde eğitim” ve “ana dili kullanma hakkı” gibi ifadeleri dahil ederek kendi bariyerlerini aşmaya yöneliyor. Ne Türkiye 1920’ler–30’lar Türkiye’si ne de CHP o dönemin CHP’si. Bugün CHP, Kürt meselesine dair geçmişin dar kalıplarını aşarak daha kapsayıcı bir siyaset inşa etme çabasında. Buna karşın iktidar, sorunu güvenlik eksenli bir mesele olarak ele almaya devam ediyor.

Eğer gerçek bir çözüm perspektifi olsaydı, ana dilde eğitimden yerel demokrasinin güçlendirilmesine kadar pek çok başlık tartışılıyor olurdu. Oysa Mehmet Uçum’un savunduğu “tek teşkilat, tek bütçe, tek icra” yaklaşımı, yerel idari alanı tamamen merkezileştirmeyi hedefleyen otoriter bir proje. Bu tablo karşısında DEM Parti’den beklenen güçlü tepki de gelmiş değil.

Kapalı Yürütülen Süreç ve DEM’in Açmazı

Barış sürecinin en büyük sorunu şeffaflıktan uzak yürütülmesi. İmralı’ya yapılan kısa ziyareti takip eden tutanak tartışmaları bile, sürecin kapalı kapılar ardında ilerlediğini açıkça gösteriyor. DEM, 16 sayfalık tutanağın 4 sayfaya indirildiğini açıklayarak tepki gösterdi; bu eleştiride haklı olabilirler. Ancak sorun yalnızca bu değil. Siyasi tutsakların serbest bırakılmaması, kayyumların geri çekilmemesi, belediye başkanlarının görevlerine iade edilmemesi, ülkenin batısına dayatılan OHAL baskısı ve hala savaş politikalarından vazgeçilmemesi sürecin gerçek açmazlarını ortaya koyuyor.

DEM Parti, bu temel başlıkları neden güçlü biçimde dayatmıyor? “Bunlar gerçekleşmezse süreç devam edemez” dememesi, barış hattının demokratik zeminden ne kadar uzaklaştığını gösteriyor. Sorunu yalnızca ‘çözüm İmralı’dadır’ ifadesine hapsetmek, meselenin toplumsal boyutunu görünmez kılarak çözümü askeri bir dar alana sıkıştırmaktadır.

Derinleşen Otoriterlik Tartışmaları

Bu tablo aynı zamanda sürecin nasıl bir siyasal zeminde yürütüldüğünü de gösteriyor. Günlük hayatta seçilme hakkının fiilen ortadan kalkması, kayyım uygulamalarının sürmesi ve anayasanın askıya alınması, barış sürecinin otoriterliği derinleştirebileceği yönündeki kaygıların boş olmadığını gösteriyor. Bazı çevreler barış sürecinin demokratikleşmeyi zorunlu kılacağı umudunu taşısa da, iktidar bugün muhalefetin karşısına daha otoriter bir yasal çerçeveyle çıkmaya ve baskıyı artırmaya hazırlanıyor.

Eşzamanlı İki Yol: Demokrasi ve Otoriterlik

İktidar, içeride ve dışarıda üç aktör üzerinden süreci yönetmeye çalışıyor: Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan. Oysa Suriye’deki Kürtlerin geleceğini belirleyecek olan bu aktörler değil; bölgedeki güç dengeleri ve uluslararası aktörlerdir.

Türkiye kritik bir eşikte; baskı politikalarını yoğunlaştırırken aynı anda barış süreci yürüten bir devlet yapısı sürdürülemez. Biri ülkeyi otoriterliğe sürüklerken diğeri demokratik çözüm arayışını ifade ediyor. Bu iki yönelim aynı anda ilerleyemez; tarih bunun defalarca mümkün olmadığını gösterdi.

Önümüzdeki dönemi belirleyecek olan, devletin değil, toplumun ve muhalefetin bu çelişkiyi nasıl yöneteceğidir. Türkiye’nin geleceği tam da bu tercihte düğümleniyor.

Bu yazıyı paylaş

X
WhatsApp
Telegram
Facebook
E-posta