İktidarın Saray, yargı, güvenlik bürokrasisi ve CHP içindeki çeşitli işbirlikçi odaklar üzerinden yürüttüğü operasyon, 24 Mayıs 2026'da yeni bir aşamaya ulaştı. Kılıçdaroğlu ekibinin başlattığı ve iktidarın tüm siyasal ve kurumsal imkânlarıyla desteklediği süreç, mutlak butlan kararıyla CHP’nin kurumsal yapısına doğrudan müdahaleye dönüştü. Bu gelişme, yalnızca bir parti içi kriz ya da hukuki tartışma olarak değerlendirilemez. Yaşananlar, Türkiye’de burjuva demokrasisinin son kırıntılarının tasfiye edildiğini ve kurumsallaşan otoriter rejimin siyasal alanı açık müdahalelerle yeniden kurma sürecinde yeni bir eşiğe ulaştığını göstermektedir.
CHP’nin Tarihsel Ağırlığı Neden Koruyucu Olmadı?
Burada dikkat çekici olan, CHP’nin tarihsel ağırlığının dahi artık siyasal sistem içinde koruyucu bir zırh işlevi görmemesidir. Cumhuriyeti kuran parti olmasından kaynaklanan tarihsel meşruiyet, Türkiye burjuva siyasetinin güç ilişkileri içerisinde sanıldığı kadar belirleyici olmamıştır. Soğuk Savaş’tan itibaren devlet aygıtının emperyalist sistemle uyumlu sağ ve muhafazakâr kadrolar eliyle yeniden şekillendirilmesi, darbeler ve olağanüstü dönemlerle birlikte bu gerçeği daha görünür hale getirmiştir. Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca Türkiye’nin iç siyasal dengeleriyle açıklamak eksik kalacaktır.
Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir dönemde ABD ve Batı emperyalizmi açısından belirleyici olan şey, ulusal egemenlik, laiklik ya da Cumhuriyetçi miras değil; küresel sermaye düzeniyle uyumlu ve denetlenebilir siyasal yapılardır. Bu çerçevede halk egemenliğini, laikliği, ulus devlet anlayışını ve yurttaşlık hukukunu esas alan siyasal geleneklerin, emperyalist merkezlerin bölgesel projeleri açısından giderek daha az değer taşıdığı; hatta aşılması gereken engeller olarak görüldüğü söylenebilir. Dolayısıyla CHP’nin tarihsel meşruiyeti ve siyasal ağırlığı da artık içeride ve dışarıda tek başına bir güvence oluşturmamaktadır.
Bugün ortaya çıkan tablo şudur: içeride rejimin ihtiyaçları ile dışarıda emperyalist sistemin bölgesel öncelikleri aynı doğrultuda buluşmakta; siyasal alan da bu ortak çıkarlar doğrultusunda yeniden şekillendirilmektedir.
Bu tabloyu anlamak için son dönemde ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Trump’ın bölge temsilcisi Tom Barrack’ın açıklamalarına bakmak yeterlidir. Barrack, Türkiye, Suriye ve Irak’ı Ortadoğu’nun “stratejik ekseni” olarak tanımlamakta ve bölgesel istikrarın güçlü liderliklere dayanan, yarı monarşik özellikler taşıyan yönetim modelleriyle sağlanabileceğini savunmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye ile İsrail arasında Hazar Denizi’nden Akdeniz’e uzanan bir işbirliği öngörmekte; enerji kaynakları ve lojistik hatlar bakımından zengin bu hat boyunca iki ülkeyi stratejik ortaklar olarak konumlandırmaktadır.
Otoriterleşme ve Lider Merkezli Siyasetin Yükselişi
Güçlü liderliklere dayanan ve yarı-otoriter yönetim modellerini öne çıkaran yaklaşım yalnızca Barrack’a özgü değildir. Yaklaşık yarım yüzyıldır dünyaya egemen olan Neo liberal kapitalizm, emekçi sınıfların kazanımlarını tasfiye ederken siyasal rejimleri de giderek daha otoriter bir doğrultuda dönüştürmüştür. Seçimlere ve kurumsal mekanizmalara dayanan geleneksel siyaset zayıflamış, buna karşılık lider merkezli yönetim modelleri güç kazanmıştır. Bugün bunun somut sonucuyla karşı karşıyayız: Parlamentoların, siyasal partilerin, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin etkisinin gerilediği; milyonların iradesinin birkaç liderin kararlarına indirgenmeye çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Türkiye’de de benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Erdoğan ve Bahçeli iktidar blokunun merkezinde konumlandırılırken, Kürt halkının siyasal iradesi Öcalan’a, Alevi toplumuna ilişkin temsil tartışmaları ise Kılıçdaroğlu’na indirgenmeye çalışılmaktadır. Böylece sınıfsal çelişkiler ve toplumsal mücadeleler geri plana itilerek siyaset birkaç lider arasındaki ilişki ve pazarlıklara sıkıştırılmaktadır. Bu yönelimin bir diğer amacı, toplumsal muhalefeti daha kontrol edilebilir ve yönetilebilir bir çerçeveye çekmektir.Çünkü halkın örgütlü gücünün yerini liderlerin aldığı her yönetim modeli, siyasal alanın daha kolay kontrol edilmesine ve otoriter düzenin kalıcılaşmasına hizmet etmektedir.
Türkiye’ye Biçilen Rol: Merkez Ülke mi, Taşeron Güç mü?
Barrack’ın Türkiye için öngördüğü rol de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye’ye biçilen konum; Irak ve Suriye ile doğrudan çatışan değil, bu ülkeleri belirli bir düzen içinde etkileyen, yönlendiren ve Batı merkezli stratejilerle uyumlu hareket eden bir “merkez ülke” rolüdür. Bu yaklaşım, Türkiye burjuvazisinin bölgesel güç olma arayışları ile ABD emperyalizminin Ortadoğu politikalarının önemli ölçüde kesiştiğini göstermektedir.
Bu çerçevede mutlak butlan kararı sonrası CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı” ifadesiyle iktidarın Yeni Osmanlıcı politikalarını sahiplenmesi de dikkat çekicidir. Bu söylem, Türkiye’yi eski Osmanlı coğrafyası üzerinden tanımlayan ve ona bölgesel bir misyon yükleyen anlayışla örtüşmektedir. Bu nedenle,Barrack’ın tarif ettiği “merkez ülke” rolüyle aynı siyasal eksende değerlendirilebilir. Böylece içeride siyaset lider figürler etrafında daraltılırken, dışarıda Türkiye’ye “merkez ülke” adı altında emperyalist sistemin bölgesel ihtiyaçlarına eklemlenen bir rol biçilmektedir.
Bu rolün somut hedefleri arasında İsrail’in güvenlik stratejisi temelinde Suriye’nin yeniden yapılandırılması, Irak’ın parçalanmasının önlenmesi, İran etkisinin sınırlandırılması ve enerji ile ticaret yollarının denetim altında tutulması bulunmaktadır. NATO’nun Türkiye’de Çok Uluslu Kolordu Karargâhı kurma hazırlıkları da bu stratejinin askerî ayağını oluşturmaktadır. NATO, kuruluşundan bu yana dünya halklarının değil emperyalist güç merkezlerinin çıkarlarını savunan, savaşları ve askerî müdahaleleri meşrulaştıran bir emperyalist savaş örgütüdür. Türkiye de bu süreçte bölge halklarının çıkarları doğrultusunda değil, emperyalist sistemin ihtiyaçlarına göre şekillenen bir güvenlik üssüne dönüştürülmek istenmektedir.
Ortadoğu’nun Gerçekliği ve Emperyalist Planların Sınırları
Ancak emperyalist güçlerin bölgeye ilişkin planlarının varlığı, bu planların hayata geçirileceği anlamına gelmemektedir. Eğer bu tartışmalar İran savaşı öncesinde yapılıyor olsaydı, çok farklı değerlendirmeler yapılabilirdi. Ne var ki İran, tüm iç çelişkilerine rağmen, bölgesel güç dengelerinde hesaba katılması gereken bir güç olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, Ortadoğu’nun emperyalist merkezlerin masa başında çizdiği senaryolara göre kolayca şekillendirilemeyeceğini bir kez daha göstermiştir.
Asıl soru da burada ortaya çıkmaktadır. Ortadoğu’daki güç dengeleri, emperyalist projelerin hareket alanını sınırlarken Türkiye’deki rejimin hangi toplumsal ve siyasal dinamiklerle ayakta kaldığına da bakmak gerekir. Uluslararası konjonktür ve Trump döneminin meşrulaştırdığı otoriter siyasal iklim kuşkusuz rejimin elini güçlendirmiştir. Ancak hiçbir iktidar yalnızca dış destekle ayakta kalamaz. Rejimlerin gerçek gücü, karşılarında ne ölçüde örgütlü, birleşik ve mücadeleci bir toplumsal muhalefet bulunduğuyla doğrudan ilişkilidir. Bugün yaşanan tıkanmanın temel nedeni de emek ve demokrasi güçlerinin bu saldırılar karşısında henüz yeterince güçlü bir ortak mücadele odağı yaratamamış olmasıdır.
Çıkış Yolu: Birleşik Demokratik Mücadele
Türkiye’de farklı toplumsal ve siyasal kesimleri kapsayan geniş tabanlı bir Demokrasi Cephesi’nin oluşturulması, toplumsal muhalefeti ortak bir zeminde buluşturmak açısından artık acil bir ihtiyaçtır DEM Parti’nin de içinde yer aldığı, CHP’nin ötesinde şekillenecek böyle bir demokrasi cephesi, sürecin yönünü belirleyecek temel dinamik olacaktır. Gidişat sadece Saray rejiminin planlarına bağlı değildir; belirleyici olan, emek ve demokrasi güçlerinin birleşik bir mücadele hattı oluşturup oluşturamayacağıdır.
Bu noktada Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin bu siyasal müdahaleye vereceği yanıt da önemlidir. Ancak soru açıktır: CHP, mücadeleyi kendi kurumsal sınırları içinde dar bir meşruiyet tartışmasına mı hapsedecek, yoksa bu sınırları aşarak daha geniş bir halk muhalefetinin kurucu bileşenlerinden biri mi olacaktır? CHP içindeki ikili yapının yaratacağı yönelim farklılıkları da süreci etkileyecektir. Bugüne kadar izlenen mücadeleci çizgiye rağmen, mücadelenin büyük ölçüde yasal zemin ve kitlesel mitinglerle sınırlı kalması, iktidarın saldırılarını püskürtmeye yetmemiştir.
Ne emperyalist merkezlerin bölgesel projeleri ne de Saray rejiminin siyasal mühendislik hamleleri tek başına geleceği belirleyebilir. Belirleyici olan, Türkiye’de emek, demokrasi ve özgürlük güçlerinin parçalı yapıyı aşarak ortak bir mücadele zemininde buluşup buluşamayacağıdır.
